Kategori: Köşe Yazıları

Cengiz Akın’ın günlük köşe yazıları — İzmir gündemi yorumu, hikaye-vari analiz.

  • Belediyenin Mirası Satışa Çıkıyor: Çeşme’nin Geleceği Nereye?

    Belediyenin Mirası Satışa Çıkıyor: Çeşme’nin Geleceği Nereye?

    Yaz aylarının kavurucu sıcakları altında Çeşme’nin serin suları ve hareketli sokakları, tatilcilerin vazgeçilmez durağı olmaya devam ediyor. Ancak bu yaz, gözler tatilcilerin cıvıltılı anlarından çok, Çeşme Belediyesi’nin aldığı ciddi kararlara çevrildi. Çeşme Belediyesi, 175 milyon TL’lik taşınmaz satışını duyurarak ilçede yankı uyandırdı. Bu hamlenin zamanlaması ve gerekçeleri tartışmalara yol açarken, belediyenin mevcut durumu ve alınan kararların uzun vadeli etkileri merak konusu oldu.

    Çeşme’nin yıllardır süregelen popülerliği, gayrimenkul fiyatlarını zirveye taşıdı. Ancak hızla artan nüfus ve turizm baskısı, altyapıya ve sosyal hizmetlere olan ihtiyacı da beraberinde getirdi. Belediye yönetimi, bu baskılara karşılık verebilmek için yeni kaynaklar yaratmak zorunda. İşte bu noktada, belediye taşınmazlarının satışı devreye giriyor. Ancak bu satışlar sadece ekonomik bir çözüm mü, yoksa daha derin bir problemin göstergesi mi?

    Çeşme Belediyesi encümen toplantılarında alınan bu karar, ilçenin geleceğine dair önemli soruları gündeme getiriyor. Yerel halk, bu arazilerin satışıyla elde edilecek kaynakların tatil sezonunda kalıcı çözümler üretmek için kullanılmasını bekliyor. Ancak geçmişte görülen örneklerde, elde edilen gelirlerin çoğunlukla kısa vadeli projelere harcanması, endişeleri beraberinde getiriyor.

    Satışa konu olan 5 taşınmazın toplam değeri, belediyenin bütçesindeki açıkları kapatmak için büyük bir fırsat olarak görülüyor. Ancak bu taşınmazların kimlere, nasıl ve ne amaçla satılacağı sorusu, sürecin şeffaflığını ve kamu yararını sorgulatıyor. Belediye, bu satıştan elde edilecek gelirin hangi projelere aktarılacağını açıkça belirtmeli ve kamuoyunu bu süreç hakkında bilgilendirmeli.

    İzmir’in en gözde tatil bölgelerinden biri olan Çeşme, yıllardır hızla artan bir yatırım ve turizm çekim merkezi haline geldi. Ancak bu hızlı büyüme, beraberinde çeşitli sosyal ve çevresel problemleri de getirdi. Belediye yönetiminin bu gerçekleri göz ardı etmeden, satışı bir fırsat değil, sürdürülebilir ve sorumlu bir yönetim anlayışının parçası olarak ele alması gerekiyor.

    Bu satış hamlesi, aynı zamanda yerel halkın kimliğini ve tarihini de tehdit edebilir. Çeşme’nin emsalsiz doğal güzellikleri ve tarihi dokusu, gayrimenkul spekülasyonları ile gölgelenmemeli. Yerel yönetimlerin, bölgenin kültürel ve tarihsel mirasını koruyacak politikalar geliştirmesi ve bu doğrultuda hareket etmesi elzem.

    Çeşme Belediyesi’nin aldığı bu karar, yalnızca kısa vadeli bir finansal çözüm olarak ele alınmamalı. Bu satışlar, ilçenin geleceğini şekillendirecek büyük bir adım. Dolayısıyla, alınacak kararlar ve süreç yönetimi, şeffaflık ve sürdürülebilirlik prensipleri çerçevesinde olmalı. Turizmin yakıcı temposu altında, Çeşme’nin sadece bugünü değil, yarını da düşünülmeli. Belediye ve yerel halk, birlikte hareket ederek, bu değerli mirasın korunması ve gelecek nesillere en iyi şekilde aktarılması için çalışmalılar.

    — Eylül Yenel · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    Çeşme Belediyesi hangi taşınmazları satıyor?

    Çeşme Belediyesi, toplam 175 milyon TL değerinde 5 taşınmazı satmayı planlıyor.

    Taşınmaz satışından elde edilecek gelir ne için kullanılacak?

    Satıştan elde edilecek gelir, belediyenin bütçe açığını kapatmak için kullanılacak.

    Çeşme halkı taşınmaz satışına nasıl bakıyor?

    Yerel halk, satış gelirlerinin kalıcı ve kamu yararına projelere aktarılmasını talep ediyor.

    Satış kararının şeffaflığı sorgulanıyor mu?

    Evet, satış kararının şeffaflığı ve kamu yararına olup olmadığı kamuoyunda sorgulanıyor.

    Çeşme’de taşınmaz satışı ilçenin geleceğini nasıl etkileyebilir?

    Satışın, ilçenin kimliği ve tarihinin korunması açısından sürdürülebilir ve sorumlu bir şekilde yönetilmesi gerektiği vurgulanıyor.

  • Ya Hazır Olursak?

    Ya Hazır Olursak?

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · Pazar, mahalle ve gündelik hayat; kadın gözüyle.

    Çarşamba sabahı Bornova Pazarı’nın kalabalığında sebze-meyve reyonları arasında dolanırken, kulak misafiri olduğum bir sohbet beni düşündürdü. Perşembe’nin Hatice Teyze’si, komşusu Selma Hanım’a “Naci Hoca gene deprem dedi, ne yapacağız biz?” diye sordu. Selma Hanım ise eldivenleriyle domates seçerken, “Valla Hatice, ne yapacaksak önce şu çatlak duvarı halletmemiz lazım,” diye yanıt verdi.

    İzmir, Ege Bölgesi’nin en büyük kentlerinden biri, depremlerle sık sık hatırlatılan bir gerçekliğin gölgesinde yaşıyor. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin ardından geçen yıllar boyunca, pek çok uyarı yapıldı, pek çok plan açıklandı ama iş uygulamaya gelince hep bir eksiklik hissi kaldı. Prof. Dr. Naci Görür’ün son uyarısında belirttiği gibi, hazırlıkların bir an önce hızlandırılması gerekiyor. Ancak bu hızlandırma nasıl olacak, kim bu konuda sorumluluk alacak, bunlar hâlâ belirsiz.

    Mahalle arasında gezerken, çatlak duvarlar, eğri büğrü pencereler dikkatimi çekiyor. Belli ki yılların ihmali, deprem riskini görmezden gelen bir hüsranın izlerini taşıyor. Ve işte o an soruyorum kendime: Gerçekten hazır mıyız? Her büyük deprem sonrası alınan önlemler, uygulanan acil eylem planları, gerçekleştirilen tatbikatlar yeterli mi? Yoksa bu panik anları geçince yine eskisi gibi mi davranıyoruz?

    Birkaç gün önce bir muhtar ziyareti sırasında, Konak’ta Mahmut Muhtar’ın kapısını çaldım. Çay sohbetine geçince, “Her deprem sonrası gelen bilgi formülleri, broşürler var ama kimse okumuyor Sıdıka Hanım,” diye dert yandı. “Oysa, eğitim önemli. Toplumun her kademesinde bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı. Sadece okul öğrencileri değil, yetişkinler de bu konuda eğitilmeli.”

    Bornova’da yaşayan Hatice Teyze, çabasıyla en azından kendi evini güçlendirmeyi hayal ediyor. Ancak bunun maliyetli olduğunun farkında. “Komşumuz Ahmet Bey’in inşaat işleriyle uğraşan bir akrabası varmış, onunla konuşuyoruz. Ama fiyatlar malum, her şey çok pahalı,” diyor. Ekonomik baskılar, vatandaşın hazırlık yapma çabalarını da etkiliyor. Zamlar, kısıtlı bütçelerle yaşayan ailelerin güvenliğe yatırım yapmasını zorlaştırıyor.

    Büyük kentlerde, özellikle de böyle potansiyel risk taşıyan yerlerde, yerel yönetimlerin daha aktif olması gerekiyor. Yalnızca projeler geliştirmekle kalmamalı, uygulamada da etkin rol oynamalılar. Vatandaşın bilgiye, eğitime ve maddi desteğe ihtiyacı var. Kentsel dönüşüm projelerinin hız kazanması, eski ve riskli yapıların yenilenmesi önem taşıyor.

    Deprem riskiyle yaşayan bir şehirdeyiz. Hatice Teyze’nin dediği gibi çatlak duvarlar herkesin değil ama bazılarımızın gerçeği. Bu gerçekliğin sonuçlarından kaçmak mümkün değil. Sorun şu ki; ne kadar zamana sahip olduğumuzu bilmiyoruz ve mesele, yalnızca bir ihtimalmiş gibi davranmakta değil.

    Şu sıcak yaz günlerinde, her an depremle yüzleşme ihtimalinin farkında olmak, belki de bizi gerekli önlemleri almaya itebilir. Belki de Hatice Teyze’nin ve Selma Hanım’ın pazarda konuştuğu gibi, daha fazla kişi “Ne yapmalıyız?” diye sormalı ve bu sorunun cevabını aramalı. Çünkü bu soru, yalnızca bireysel olarak değil, toplumsal olarak hepimizi ilgilendiriyor.

    Ve sormadan edemiyorum: Ya gerçekten hazır olursak? Bu, bir ütopya mı yoksa başarabileceğimiz bir hedef mi? Cevabı birlikte aramalıyız, çünkü bu kentte hepimiz aynı gemideyiz.

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    İzmir’de deprem hazırlıkları neden yetersiz kalıyor?

    Ekonomik zorluklar ve bilgi eksikliği nedeniyle İzmir’de deprem hazırlıkları yetersiz kalıyor.

    Vatandaşlar deprem hazırlığı için hangi engellerle karşılaşıyor?

    Vatandaşlar, ekonomik baskılar ve bilgi eksikliği nedeniyle deprem hazırlığı yapmakta zorlanıyor.

    Yerel yönetimlerin deprem hazırlığında nasıl bir rolü olmalı?

    Yerel yönetimler sadece proje geliştirmekle kalmamalı, uygulamada da etkin rol almalı ve vatandaşa maddi destek sağlamalı.

    Prof. Dr. Naci Görür İzmir için ne uyarıda bulunuyor?

    Prof. Dr. Naci Görür, İzmir’de deprem hazırlıklarının bir an önce hızlandırılması gerektiğini belirtiyor.

    Deprem bilinci için toplumda hangi çalışmalar yapılmalı?

    Toplumun her kademesinde bilinçlendirme çalışmaları ve eğitimler yapılmalı, sadece öğrenciler değil yetişkinler de eğitilmeli.

  • Karşıyaka’da Sıcak Kriz: Vapurlar Neden Serinletmiyor?

    Karşıyaka’da Sıcak Kriz: Vapurlar Neden Serinletmiyor?

    Babam eskiden beri derdi ki, “İzmir’in yazı başka olur”. Bir de eklerdi: “Ama Karşıyaka’nın sıcağı öyle bir bastı mı, gölgeye kaçacak delik ararsın.”

    Şimdiki yaşantıda, Karşıyaka’dan Alsancak’a uzanan vapur hattında yaşanan klima krizi, tam da babamın dediği gibi gölge aratan cinsten.

    Geçtiğimiz gün, 10 Temmuz 2026’da, Karşıyaka ve Alsancak arasında seyahat eden İzmirliler, klimalar bozuk olunca sıcaktan kavruldu. Vapurda ter döken yolcuların isyanı, aslında İzmir’in yaz sıcağında bir serinleticiye olan ihtiyacın ne kadar elzem olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

    İZDENİZ yönetimi, “Geçici bir durum,” diye açıklama yapsa da, halkın tepkisi büyüktü. “Yaz günü, sıcakta bir de klima arızasıyla uğraştık,” lafını her kafadan duyduk. Bu tip sorunların gelip geçici olduğunu söyleyen yetkililer, suya sabuna dokunmadan geçmeye çalışsalar da, halk bu kez pek öyle değil.

    İşin düğümlendiği nokta belli: İzmirliler, hak ettiği hizmeti almak istiyor. Belki de vapurlar — bu kadim ulaşım aracı — şehirle özdeşleşmiş bir parça. Üzerine titremeyen, derdine düştüğünde ilgilenmeyen yönetimler, halkın gözünde küçülüyor.

    Sıcak basarken, vapurda da serinlemek istiyor insan. Yakıcı güneş altında, gökyüzünden kaçıp kafasını vapurun serin salonuna sokmak bir huzur. Ama işte o huzur da bu sefer buhar olmuş gitmiş.

    Eski zamanlarda, 1970’lerde, vapurların her biri şimdiki kadar süslü püslü değildi. Lakin o zamanın adamı bilir: Rüzgârın tenine değmesi yeterdi. Fakat artık zaman değişti, konfor beklentisi arttı.

    İZDENİZ’in “geçici çözüm” vaadinin ardında yatanı sormak gerek. Ne kadar geçici? Ne zaman tamir, bakım? Cevaplar askıda.

    Gerekli önlemler alınmazsa, bu tarz krizler artarak devam edecek. Belki de işin özeti belli — denizin ortasında hava sıcaksa, halkın da sabrı o kadar çabuk tükeniyor.

    “Denizden gelen serinlik başka,” derdi bizim mahalle esnafı. Ama eğer denizden bile serinlik gelmeyecekse, halk ne yapsın?

    İZDENİZ şimdi harekete geçmeli. Halkın serinlemek için bekleyen umuduna, yakıcı güneş altında bir soluk getirmeli. Yoksa Karşıyaka’nın sıcağına mahkûm kalacak vapurlar.

    “Tencere dibin kara, seninki benden kara,” misali, İzmir’in bir başka yanıyla yüzleşmek, önlemler almak gerekir.

    Dünün hatası bugün ders olsun. Umarız İZDENİZ, klimaları çalıştırmaktan daha fazlasını yaparak, halkın güvenini yeniden kazanır. Serin bir vapur yolculuğu, hem nostalji hem de ihtiyaç — unutulmasın.

    — Yalçın Özatay · Köşe yazarı

  • Kızılay’da Klima, Karşıyaka’da Ter

    Kızılay’da Klima, Karşıyaka’da Ter

    Punta’nın Köşesi — Demir Köseoğlu · İzmir kent kimliği, gentrifikasyon, Levanten miras. Lirik-iğneleyici.

    Alsancak İskelesi’nden Karşıyaka’ya doğru sabahın erken saatlerinde vapura yetişmeye çalışırken, denizden gelen hafif meltemin ferahlatıcı etkisi henüz etkili olmamıştı. İskeledeki kuyrukta bekleyenlerin arasında homurtular yayılmaya başlamıştı. Zira o gün, Karşıyaka-Alsancak vapur hattında klimaların çalışmadığı haberi kulaktan kulağa yayılıyordu.

    İzmir’in meşhur yaz güneşi altında, vapurda klimanın çalışmaması sadece bir teknik arıza olarak açıklanamaz. Bu durum, bize şehrin ulaşım altyapısındaki köklü sorunları hatırlatıyor. Her ne kadar vapurlar, İzmir’in en estetik ulaşım araçlarından biri olarak romantize edilse de, işlevsellik konusundaki eksiklikleri gün gibi ortada. 90’larda Karşıyaka’da vapura binip Alsancak’a geçmek, keyifle denizi seyredip rüzgarın tadını çıkarmak demekti. Oysa bugün, bir tıkanmaya dönüşen bu deneyim, kent yaşamının boğucu gerçekliğini gözler önüne seriyor.

    Yerel yönetimler, klişe haline gelen vadettikleri gibi ‘geçici çözümler’ sunmaya söz veriyor. Ancak bu sözler, klimaların çalışmadığı ve insanları bunaltıcı sıcakta ter dökmeye mecbur bırakan gerçekleri değiştirmiyor. Geçici çözümlerle yetinmeye çalışan İzmirli, ne zaman kalıcı çözümlerle karşılaşacak? İZDENİZ yönetiminin bu konuda net bir plan sunamayışı, kentin ulaşımdaki genel sorunlar zincirinin bir halkası.

    Bu sıcak yaz günlerinde, vapurda klimasız kalmanın zorluğunu yaşayanlardan biri de emekli öğretmen Tuncay Bey’di. “Eskiden vapurlar serin olurdu,” diye hayıflanıyor. “Deniz havası yeterdi serinlemeye. Oysa şimdi, klimanın çalışmadığı vapurda oturmak işkence.” Tuncay Bey’in bu serzenişi, aslında İzmir’in geçmişten bugüne değişen yaşam kalitesinin de bir yansıması.

    Kent, her geçen gün daha kalabalık ve daha karmaşık hale geliyor. Ancak bu gelişim, boğucu sıcakta klimasız kalmanın yarattığı çilenin üstesinden gelmeyi başaramıyor. İZDENİZ yönetimi, umarız bu duruma geçici çözümler yerine uzun vadeli planlarla yaklaşır. Zira İzmirli, serin bir vapur yolculuğu hakkını geçmişte bırakan bir durumda daha fazla kalmamalı. Eğer bu yeni çözüm planları da suya yazı yazmak gibi bir hayal kırıklığına dönüşürse, deniz kenarında serinlemek için vapura binenler, Kızılay’da klimalı bir kapalı alanda serinlemeyi tercih edebilir.

    — Demir Köseoğlu · Köşe yazarı

  • Seferihisar’da Şezlong Meselesi: Bir Yaza Dair Mikrokozmos

    Seferihisar’da Şezlong Meselesi: Bir Yaza Dair Mikrokozmos

    Yaz ayları İzmir’in sahil kasabalarında genellikle huzur ve dinginlik getirmesiyle bilinir. Ancak geçtiğimiz hafta Seferihisar sahilinde yaşanan şezlong anlaşmazlığı, bu huzurun ne denli kırılgan olabileceğini bize bir kez daha hatırlattı. Şezlongu yüzünden tartışmaya giren ve sonunda tutuklanan İpek Akıncı’nın hikayesi, sıcak bir yaz gününde sahilin kalabalıklaştığı sıradan bir günü gölgede bıraktı.

    Seferihisar, masmavi denizi ve huzurlu kumsallarıyla bilinirken, bir şezlong yüzünden çıkan bu tartışma, aslında bir mikrokozmos olarak, yaz tatilleri ve plaj kültürüne dair daha geniş çaplı bir meselenin parçası haline geldi. Plajların son yıllarda ticari hale gelmesi, kişisel alan ile kamu yararı arasındaki dengeyi zorluyor. Belediyelerin ve özel işletmelerin plajları kontrol altında tutma çabaları, her yaz farklı hikayelerin yazılmasına neden oluyor.

    İpek Akıncı’nın tutuklanmasıyla sonuçlanan bu olay, aslında basit bir kişisel anlaşmazlıktan çok daha fazlasını temsil ediyor. Plajda şezlongların yer kapma savaşı, sadece bireylerin değil aynı zamanda kültürel ve sosyal dinamiklerin de çatışma noktası. Bu, tatilin sadece dinlenmek için değil, aynı zamanda toplumun değişen yapılarına tanıklık edebileceğimiz bir alan olduğunu da gösteriyor.

    Seferihisar’daki bu olay, yerel esnafların da çok yakından takip ettiği bir gelişme oldu. Plaj çevresinde dükkan sahibi olanlar, tatilcilerin artan talepleri karşısında hizmetlerini nasıl dengeleyeceklerini düşünmek zorunda kalıyor. Örneğin, sahildeki bir büfeci, sabahın erken saatlerinden itibaren hazırlık yaparken, aynı zamanda şezlongların düzenlenmesiyle ilgili şikayetlerin de muhatabı olabiliyor.

    Her şezlong, aslında bir hikayenin başlangıcıdır. Her sezon, yeni misafirlerin getirdiği farklı alışkanlıklar ve beklentilerle şekillenir. Ancak bu yazışmanın bir diğer boyutu da, kişisel alan ile toplumsal alan arasındaki çatışmanın ne denli belirgin hale geldiğidir. Şezlong kavgası, belki de kendi içinde barındırdığı mizahi elementiyle, sosyal medyada da geniş yankı buldu. Ancak, bu durumu sadece mizahla geçiştirmek, altındaki sosyal gerilimleri göz ardı etmek anlamına gelir.

    Seferihisar, bu olayla birlikte sadece tatilcilerin değil, yerel halkın da dikkatini çekti. Birçok yerli, plajların giderek daha ticari hale gelmesine karşı duyduğu rahatsızlığı dile getirmeye başladı. Özellikle yazın ortasında, sahillerdeki kalabalık ve yer kapma telaşı, insanları kaçınılmaz olarak bir araya getirirken, aynı zamanda ayrışmalara da neden olabiliyor.

    Bu olayın ardından, gözler tekrar belediyelere ve yerel yönetimlere çevrildi. Plajların yönetimi ve düzenlenmesi konusunda daha kapsamlı politikaların gerekliliği tekrar gündeme geldi. Belki de bu yaz, sahillerin sadece birer tatil mekanı değil, aynı zamanda sosyal anlaşmazlıkların çözüldüğü alanlar olması gerektiğini kabul etmenin zamanı gelmiştir.

    Neticede, Seferihisar’da yaşanan bu şezlong meselesi, yaz tatillerinin bireysel ve toplumsal boyutlarını yeniden düşünmemiz için bir fırsat sundu. Gelecek yazlarda, bu tür olayların daha az yaşanması için, plaj kültürümüzü ve toplum içerisindeki ilişkilerimizi nasıl daha uyumlu hale getirebiliriz, bunu düşünmeliyiz. Yaz ayları, her ne kadar serinlemek ve dinlenmek için bir fırsat sunuyorsa da, aynı zamanda toplumsal reflekslerimizi de yenilememiz gerektiğini hatırlatıyor.

    — Raşit Aydar · Köşe yazarı

  • Deniz Kenarında Görünmez Duvarlar

    Deniz Kenarında Görünmez Duvarlar

    Vapurun Tribünü — Orhan Vapuroğlu · İzmir sporu: istatistik değil hikâye.

    Cumartesi günü Seferihisar’da dalgaların huzur verdiği bir plajda, güneşin altında huzur dolu bir gün geçirilmesi bekleniyordu. Ancak o gün, deniz kenarında kurulan şezlonglar arasındaki sessizlik; bir anne ve kızının başörtülerinden dolayı saldırıya uğramasıyla bozuldu.

    İzmir, her zaman hoşgörüsü ve çeşitliliği ile bilinen bir şehir olmuştur. Bu şehirde, plajlar farklı yaşam tarzlarının buluşma noktasıdır. Ancak bazen, bu çeşitlilik bazıları için kabul edilemez hale gelebiliyor. Seferihisar’daki olay, tam da bu kabul edememezliğin bir yansıması olarak ortaya çıktı.

    Bu tür olaylar, sadece mağdurları değil, aynı zamanda toplumun büyük bir kesimini derinden yaralıyor. İzmir gibi bir şehirde, farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü bir kültürde, nefretin ve ötekileştirmenin bu denli yükselmesi düşündürücü. O gün yaşananlar, çeşitlilik içerisinde huzur bulma arzusunun önüne konan görünmez duvarları yeniden hatırlattı bize.

    Olayın ardından başlatılan soruşturmada yeni adımlar atıldığı haberleri, adaletin yerini bulacağı yönündeki umutları yeşertiyor. Ancak, bu tür olayların kökten çözülebilmesi için sadece hukuki adımlar yeterli değil. Toplumun her kesiminin, bu tür nefret söylemlerine karşı tavır alması gerekiyor. Eğitimden başlayarak, toplumsal bilincin her alanda artırılması şart.

    Seferihisar gibi bir yerde, plaj keyfi yaparken başına böyle bir olay gelen Ayşe Hanım ve genç kızı, insanlara farklılıklarıyla bir arada yaşamanın ne denli önemli olduğunu hatırlattı. Olayın mağdurları, sadece saldırıya uğrayanlar değil; aynı zamanda bu tür olayların zedelediği toplumsal barışın tüm destekçileridir.

    Deniz, her zaman özgürlüğü ve huzuru simgeleyen bir unsurdur. Fakat bu tür olaylar, deniz kenarındaki huzuru bozan duvarlar örüyor. İzmir gibi bir şehirde bu duvarları yıkmak, cesaret ve kararlılık gerektiriyor. Toplum olarak bu cesareti göstermezsek, o duvarlar daha da kalınlaşır ve geçilmez hale gelir.

    — Orhan Vapuroğlu · Köşe yazarı

  • İzmir’in Sıcaklarında Susuzluk Çilesi: Yazın Ortasında Zehir Olan Saatler

    İzmir’in Sıcaklarında Susuzluk Çilesi: Yazın Ortasında Zehir Olan Saatler

    İzmir’de yazın zirvesi, sıcakların en adaletsiz yüzünü gösterdiği zamanlardan biridir. Temmuz’un başındayız ve her köşe başında güneşin yakıcı etkisiyle karşılaşıyoruz. Bu sıcaklarla başa çıkmanın en temel yolu, bir bardak soğuk suyun ferahlığında saklıdır. Ancak tam da bu ihtiyacın doruğa çıktığı günlerde, İZSU’nun planlı su kesintileri İzmirliyi susuz bırakıyor.

    Bugün kent genelinde birçok mahallede su kesintileri yaşanıyor. İZSU’nun duyurusuna göre, su kesintileri sabah erken saatlerden başlayarak gün boyu sürebilir ve bazı bölgelerde gece yarısına kadar devam edebilir. Göztepe’deki esnaf Ahmet Bey, “Dükkanı açtığımızdan bu yana musluktan tek damla su akmadı. Tuvaletleri kullanamıyoruz, temizlik yapamıyoruz. Bu sıcaklarda işler zaten düşük, bir de üzerine su yoksa tamamen kapatıp gidelim,” diye serzenişte bulunuyor.

    Özellikle sınırlı su kaynaklarına erişimi olan semtlerde yakıcı temmuz günleri ciddi bir sıkıntıya dönüşüyor. Bornova’da yaşayan Ayşe Hanım, “Bu sabah kahvaltıdan sonra dişlerimi yıkamak için suyu açtım, yok. Çocuklara ‘bugün banyo günü’ demiştim ama su gelene kadar plan iptal,” diyor. Herkesin dilinde aynı sorular: Su ne zaman gelecek? Neden önceden daha iyi planlanmıyor?

    Su kesintileri sadece kişisel hijyen ve günlük yaşamda değil, aynı zamanda esnafın da kâbusu. Kemeraltı’ndaki bir restoran işletmecisi olan Mehmet Bey, “Müşteri var ama su yok. Yemekleri nasıl hazırlayacağız, bulaşıkları nasıl yıkayacağız? Koca gün bu sıcakta su gelmezse, burayı kapatmaktan başka çaremiz kalmaz,” diyerek isyan ediyor. İZSU’nun açıklamalarına göre, altyapı çalışmaları nedeniyle bu kesintilere ihtiyaç duyuluyor. Ancak açıklamalar, susuzluk çeken vatandaşların öfkesini dindirmeye yetmiyor.

    Mavişehir’de oturan Emine Hanım, çocuklarıyla birlikte sıcak günleri sahilde geçirmeyi planladığını ama eve su gelmediği için dışarıya çıkamadığını anlatıyor. “Dışarı çıkıp evimize döndüğümüzde duş alacak su bulamazsak daha büyük sıkıntı,” diyor ve ekliyor: “Yetkililerden daha duyarlı ve çözüm odaklı bir yaklaşım bekliyoruz.”

    İzmir’deki su kesintileri, yaz aylarında turizmi de etkiliyor. Kordon’da bir otelde çalışan Ali Bey, “Turistler her şeyin kusursuz olmasını bekliyor. Su olmadan temizlik, banyo, yemek gibi hizmetleri nasıl sunabiliriz? Kesintiler yüzünden bazı rezervasyonlar iptal edildi,” diyerek turizme etkilerini vurguluyor.

    Su kesintilerinden etkilenen bölgeler arasında Karabağlar, Bayraklı, Konak ve Buca gibi büyük ilçeler de var. İZSU’nun internet sitesinden yapılan açıklamalarda, mahalle mahalle hangi saatlerde kesintilerin yaşanacağı bilgisi yer alıyor. Ancak bu bilgilerin güncellenmemesi veya erişim sorunları nedeniyle vatandaşlar güncel durumdan haberdar olamıyor.

    İzmir’de yazın en sıcak günlerinde yaşanan su kesintileri, hem bireysel hem de ekonomik yaşamı felç ediyor. Vatandaşlar, bu kesintilerin makul sürelere çekilmesi ve mümkünse yaz ayları yerine daha az ihtiyaç olan dönemlerde yapılması konusunda yetkililerden çözüm bekliyor. İzmir gibi suya hasret bir kentte, bu sorunların daha fazla çözümsüz bırakılmaması, gelecekte daha ciddi sıkıntılara yol açmaması için elzem görünüyor.

    — Mert Kıyak · Köşe yazarı

  • Susuz Yaz, Suskun Şehir

    Susuz Yaz, Suskun Şehir

    Punta’nın Köşesi — Demir Köseoğlu · İzmir kent kimliği, gentrifikasyon, Levanten miras. Lirik-iğneleyici.

    Bir yaz sabahı, Alsancak’ta Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde yürürken, eski bir pastanenin önünden geçiyorum. Geçmişte mis gibi kokular saçan bu yer, şimdi bir başka hip kafe olmuş, ama içindeki telaş aynı. İnsanlar soğuk kahve sırasına dizilmiş, ama asıl mesele şu: musluklardan su akmıyor.

    Burası eskiden günün her saati canlı, suyun ise bol olduğu bir şehirdi. Ancak şimdi, İzmir’in sıcak Temmuz günleri, planlı su kesintilerini beraberinde getiriyor. Su kesintisi, modern bir kentin altyapısının sınırlarını zorlayan bir kriz. Hangi mahallelerin etkileneceği uyarılsa da, insanlar musluk başında bekleyerek suyun gelmesini umuyor. Susuzluk, eski mahallelerde daha dayanılmaz bir hale geliyor; zira tarihi konakların gölgesinde bir zamanlar sessizce akan sokak çeşmeleri de artık suskun.

    Levantin geçmişin su yolları, büyük depolar ve modern şehre aktarılan sularla birleşirken, İzmir’in bugünkü su krizi, kentin nasıl bir değişimden geçtiğinin ince bir göstergesi. Su kesintileri, eski konakların yerini alan yüksek katlı apartmanların, betonarme mahallelerin gölgesinde sıkışan mahalleler için bir nevi ironidir. Bir zamanlar denizle iç içe yaşanan bu şehirde, suya ulaşmak artık lüks oldu.

    Punta’dan Kordon’a, Mistral’in gölgesindeki semtlerden Bostanlı’nın yeni binalarına kadar her köşede inşaatlar yükseliyor. Yeni zamanların İzmir’i, sakinlerinin hayatını kolaylaştırmak yerine, onları daha fazla tüketime ve daha az kaynağa yönlendiriyor gibi. Yerel yönetimler, bu artan nüfusu ve yoğun yapılaşmayı karşılayabilecek bir su dağıtım sistemi kurmakta neden bu kadar gecikti? Su, en temel insani gereklilikken, neden bir konfor unsuru haline geldi?

    Sokakta karşılaştığım Ayşe Teyze, yıllardır Alsancak’ta yaşayan bir emektar. “Eskiden burada suyu ücretsiz bulurdunuz,” diyor, hafifçe gülümseyerek. “Şimdi, koca şehirde bir damla su için bekletiliyoruz. Musluklardan su yerine sabır akıyor.” Ayşe Teyze, sıcak yaz günlerinde akşamüstü serinliğinde dahi susuz kalmanın zorluğunu anlatırken, gözlerindeki yaşanmışlık şehrin değişen yüzünü yansıtıyor. Ayşe Teyze’nin eski mahallelerinden kalan, sadece anılar.

    Alsancak’ın nostaljik taş döşeli yollarında su kesintisi sonrası yaşanan telaş, kentin karşılaştığı daha büyük bir sorunun habercisi: kaynakların yetersizliği ve plansız büyüme. Betonlaşan İzmir, artık susuzlukla sınanıyor. Ekonomi, yazın turizm beklentileriyle yükünü artırırken, şehir sakinlerinin en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanması, bir yönetim ironisi olarak karşımıza çıkıyor.

    Peki, İzmir’in bu susuz yazları sona erdirecek çözüm nedir? Her şey bir yana, bu krizin sorumluluğu kimin omuzlarında? Eskinin tarih dolu mahallelerinde su, bir zamanlar serin bir rüzgar gibi şehri sıcağın ağırlığından kurtarırdı. Şimdi ise, teknoloji çağında bile damla damla umudun peşinde koşturuyoruz. Bostanlı’daki apartmanın beşinci katından deniz manzarasını izlerken, suyun bir gün yeniden özgürce akacağını düşlemek bile bir hayal mi olacak? İnsan kendine bunu sormadan edemiyor.

    — Demir Köseoğlu · Köşe yazarı

  • Sıcaklığın Ortasında Bir Damla Su

    Sıcaklığın Ortasında Bir Damla Su

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Kemeraltı’nın dar sokaklarından birinde, esnafın tozlu serinliğine sığınan Halil Usta’nın dükkanında oturuyordum. Gözleri, öğle sıcağının altında iyice parlayan güneşten kaçarken, “Bu sıcaklarda su kesintisi olacak iş mi?” diye sitem etti. Aklı kapıdaki müşterilerinde değil, musluğu açtığında akmayacak olan suyundaydı.

    İzmir, yazın kavurucu sıcağını en çok hissettiren şehirlerden biri. Tarih boyunca su kaynaklarıyla yaşamın hububatı olsa da, son yıllarda su kesintileri burada gündelik hayatın bir parçası haline geldi. İZSU’nun duyurduğu planlı kesintiler, birçok mahalleyi etkilerken vatandaşları mağdur ediyor. Peki, neden bu kesintiler sürekli hale geldi?

    Kaynakların azalması, nüfus artışı ve altyapı sorunları, İzmir’deki su kesintilerinin başlıca sebepleri. Şehrin doğası gereği kuraklık ve suyun yanlış kullanımı da eklenince, bir bardak su bile kıymetli hale geliyor. Ancak bu kesintiler, sadece suyun değil, belediyenin de yönetim becerisinin sorgulanmasına neden oluyor. Burada sorumluluğun kimde olduğu sorusu, şehrin sıcağında daha da hararet kazanıyor.

    Yerel yönetimler, altyapı projelerini zamanında tamamlamazken, vatandaşlar da bu kesintilere mahkum kalıyor. Çıkar sağlayanlar ise, su tankerleriyle mahalle mahalle dolaşan küçük girişimciler. Su satışları, geçmişte yalnızca işlek yaz günlerinde kâr getirse de, artık bu karaborsanın abone sayısı giderek artıyor.

    Düşünün ki, sokakta mideye iyi gelir diye meşrubat satan bir delikanlı, “Sıcak da olsa, içtiğim suyun yerini tutmuyor,” diyor. İşte bu ironik durum, İzmir’de suyun ne denli hayati olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Su kesintileriyle mücadele eden vatandaşlar, basit bir ihtiyaç için bile mücadele vermek zorunda kalıyor.

    Karşıyaka’da yaşayan Emine Teyze, musluğun önünde su gelmesi için beklerken, “Eskiden su, bu kadar problem olmazdı,” diye dert yanıyor. Vaktiyle bahçesine dikip büyüttüğü çiçeklerini, şimdi su kesintileri nedeniyle sulayamaz olmuş. “Bir zamanlar gül kokardı burası,” diyor, “Şimdi ise sadece susuzluk…”

    Yaz ayları, İzmir için bir sınav haline geldi. Giderek artan sıcaklıklarla birlikte, su kesintileri daha da çekilmez bir hale geliyor. Bu durum, her bir İzmirliyi derin düşüncelerle baş başa bırakıyor: Yarın musluğu açtığında su görecek mi, yoksa yine bekleyecek mi? Sorumluluk nerede başlayıp nerede bitiyor? Bu sıcaklıkta bir damla su, bazen en büyük lüks oluyor.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Musluk Başı Hikayeleri: İzmir’in Sıcak Yazında Susuzluk

    Musluk Başı Hikayeleri: İzmir’in Sıcak Yazında Susuzluk

    İzmir Radar Yazı Masası · Köşe yazısı

    Gün ortasında, İzmir’in sıcak asfaltına yansıyan güneş, gözleri kamaştırıyor. Manavın önünde oturan teyze, elinde tuttuğu boş şişeyi gösteriyor, “Bugün de yok, bakalım ne zaman gelecek bu sular?” diye soruyor. Yanında oturan genç adam, “Sabahları biraz geliyor ama yetmiyor, işte böyle bekliyoruz,” diyerek umutsuz bir şekilde omuzlarını kaldırıyor.

    İzmir’in bu yaz sıcağında su kesintileri, vatandaşları adeta imtihana tabi tutuyor. Haziran’ın ortasından beri artarak devam eden kesintiler birçok mahallede günlük hayatı aksatıyor. Planlı olduğu söylenen bu kesintiler, çoğu zaman ani ve habersiz olabiliyor. Su kesintileri, kentin su kaynaklarının verimli kullanılması gerektiği kadar, altyapı çalışmalarının da ne denli zorlayıcı bir süreç olduğunu hatırlatıyor.

    İzmir’de su kesintileri yeni bir mesele değil. Geçmişte de benzer krizler yaşanmıştı. Lakin bu kez kentin dört bir yanında, özellikle merkez dışındaki ilçelerde, suyun yokluğu daha fazla can sıkıyor. Vatandaşlar, sık sık belediye yetkililerini hedef alıyor, çünkü günler öncesinden duyurulan kesintiler bile çare olmuyor. Su gibi temel bir ihtiyacın karşılanamaması, yetkililerin planlamasının ne denli yetersiz kaldığını gösteriyor.

    Peki, su kesintilerinde kim mağdur, kim sorumlu, kim çıkar sağlıyor? Mağdur olan halk, günlük yaşamını idame ettirmeye çalışıyor. Sorumlu ise plansızlığı, yetersiz altyapıyı ve iletişim eksikliğini gideremeyen yönetimler. Su kesintileri, mahalle esnafından ev hanımlarına, işçisinden öğrencisine kadar her kesimi etkiliyor.

    Belediyeler, altyapı çalışmalarını sürdürdüklerini ve bu kesintilerin geçici olduğunu dile getiriyor. Ancak evinde, iş yerinde su bekleyenler için bu açıklamalar yetersiz kalıyor. Genelde sessiz sedasız yapılan bu çalışmaların, vatandaşlara daha etkili bir şekilde anlatılması gerekiyor. Ne de olsa, “En iyi haber, doğru haberdir” derler.

    İşin ironik yanı, İzmir gibi bir kentin, denizle bu kadar iç içe olmasına rağmen, içme suyu konusunda sıkıntı yaşaması. Su kaynaklarının tükenişi ve artan nüfusun su ihtiyacını karşılayamaması, gelecekte daha büyük krizlere yol açabilir. Belediyeler, sadece bugünü değil, yarını da düşünmek zorundalar.

    Hemen hemen her sokak başında, muslukların başında bir bekleyen bulmak mümkün. Genç bir kız, “Sabaha kadar oturup suyun gelmesini beklemek zorunda kaldık,” diyor. Beklerken, kitap okuyarak vakit geçirmeye çalışmış. “Ama bu kadar susuzluk insanı kitap okurken bile bunaltıyor,” diye ekliyor.

    Su, İzmirli için sadece bir kaynak değil, aynı zamanda bir umut. Her yağmur damlası, her musluk sesi, biraz daha nefes alabilmek demek. Ancak bu süreçte en büyük yük yine halkın omuzlarında. Her gün yeni bir kesinti haberi, her an yeni bir strateji geliştirme zorunluluğu doğuruyor.

    İzmirli’nin direnci ve esprili yaklaşımı, bu zor günlerin üstesinden gelmede en büyük güçleri. Ancak yetkililerin de bu süreçte daha duyarlı ve çözüm odaklı olmaları şart. Yoksa musluk başında bekleyen bu insanlar, bir gün sabırlarını kaybedebilirler. Bu yazın su kesintileri, gelecek yazların daha zorlu geçeceğinin habercisi olabilir mi? Sormadan edemiyor insan.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Vapur Kuyruklarının Ardındaki Hayat

    Vapur Kuyruklarının Ardındaki Hayat

    İzmir Radar Yazı Masası · Köşe yazısı

    Alsancak İskelesi’nin önünde, günün henüz aydınlandığı saatlerde, Karşıyaka’dan gelen vapur kuyruğunun öncüsü olan uzun bir insan sırası dalgalanıyordu. Gözleri uykusuzluktan yarı kapalı genç bir kadın, kulağında kulaklıkla, bir yandan telefonuna bakıyor, bir yandan da adım adım ilerleyen sırada yerini kaybetmemeye çalışıyordu. Sabahın bu erken saatlerinde, İzmir’in iki yakasını birbirine bağlayan bu seferler, sessiz bir dayanışmanın, sabrın ve belki de biraz hayal kırıklığının mekânıydı.

    Bir zamanlar İzmir’de vapurlar, sadece ulaşım değil, aynı zamanda sosyal bir buluşma noktasıydı. İnsanlar, deniz üzerinde yol alırken gündüz rüyaları kurardı. Bugünse, bu hayaller, yoğun iş ve şehir hayatının koşuşturmacası arasında sıkışmış kalmış gibi görünüyor. Karşıyaka-Alsancak hattında sabah saatlerinde artan yolcu sayısı, yerel yönetimi hareket geçirdi ve İzdeniz iki ek seferle bu yoğunluğu rahatlatmaya çalışıyor. Ancak geçmişe baktığımızda, İzmir’de ulaşım sorunları yeni değil; bu şehir, her daim köklü bir ulaşım ve altyapı meselesiyle boğuşmuştur.

    Vapur seferlerindeki bu yoğunluk, sadece Karşıyaka’da değil, İzmir’in birçok noktasında benzer bir tablo sunuyor. İşe gitmek için zamanında yola çıkmak zorunda olanlar, genellikle vapurun ilk saatlerinde yoğun bir kalabalıkla karşılaşıyor. Bir yanda artan nüfus, diğer yanda mevcut altyapının yetersizliği, hem yerel yönetimlerin hem de toplu taşıma hizmetlerinin üzerine ağır bir yük bindiriyor. Her yeni gün, yeni bir sınav gibi. Ama İzmirli, her zamanki gibi sabırlı; deniz kokusunu ciğerlerine çekerken, uykusunu alamamış göz kapaklarının arasından umuda bakıyor.

    Yerel yönetimin, artan talebi karşılamak için sefer sayılarını artırması olumlu bir adım elbette. Ancak bu geçici çözümler, kalıcı bir iyileştirme yerine günlük rahatlamalar getiriyor. Ara yollarda yapılan iyileştirmeler, bisiklet yolları veya yayalar için genişletilen kaldırımlar gibi kalıcı çözümler, İzmir’in ulaşım altyapısını daha sürdürülebilir bir noktaya taşıyabilir. Ancak bu noktada bir ironi var: Geliştirilmesi gereken altyapı projeleri, genellikle uzun vadeli planlar gerektiriyor ve bu da bir sonraki seçim döneminin ötesine geçmeyi gerektiriyor.

    Durumun bir diğer ironisi de, vapur hizmetlerinde yaşanan bu yoğunluk, deniz ulaşımının şehir içi trafiği rahatlatmak için ne denli önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Ancak ne acıdır ki, aynı deniz ulaşımı sık sık, yeterli kamu yatırımı görmediğinden, altyapı ve hizmet kalitesi açısından eksikliklerle boğuşuyor. Gazetecilik hayatım boyunca şahit olduğum şey, çözüm yerine geçici yama politikalarının uygulanması oldu.

    Sırada bekleyenler arasında, esnaf Nihat abi de var. Uzun yıllardır Karşıyaka’da küçük bir kafe işletiyor. Her sabah, kalabalık vapurdan inenlerin enerjisine ve aceleci adımlarına aşina. Küçük esnaf için bu yoğunluk, müşteri potansiyeli demek. Ancak Nihat abi, bu kalabalığın getirdiği sıkıntının da farkında. “Gevrek ve çay satışları yoğun ama sabahları bu kalabalık yorucu,” diyor. Ardından gözlerini ufukta beliren yeni bir vapur siluetine çeviyor.

    Vapur kuyruğunda bekleyen genç kızın yüzündeki uykusuzluk, Nihat abinin tezgâhındaki gevrekler, denizin üzerindeki ilk ışıklarla birleşiyor. İzmir, her yeni güne, bu deniz kıyısında açıyor gözlerini. Ancak esas soru şu: Bu sabah rutinleri, hep böyle mi devam edecek? Yoksa bir gün, deniz kokusunun özgürlüğüyle gerçekten buluşacak mı? İşte bu, hepimizin cevabını aradığı bir soru.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Çeşme’nin Çayı: 100 Lira mı?

    Çeşme’nin Çayı: 100 Lira mı?

    Yaz mevsiminin tam ortasında, güneşin en tepeye çıktığı bir Cumartesi günü, Çeşme plajlarında her zamanki hareketlilik vardı. Denizden gelen meltemin serinletici etkisini hissetmeye çalışırken, geçtiğimiz hafta işletmecilerin kira artışlarına karşı başlattığı serzenişler gündeme oturmuştu.

    “Çay 100 lira olmaz!” demişti bir plaj işletmecisi. İnsan önce inanmak istemiyor. Bir bardak çayın, sanki altın suyuyla demlenmiş gibi fiyatlandırılması kabul edilebilir mi? Ancak biraz daha derinine indiğinizde, mesele sadece çayın fiyatı değil.

    Yıllardır Çeşme’nin plajlarında, esnafın bir nebze zenginleşip turizmin nimetlerinden faydalanmasını izledik. Ancak bu yıl her şey farklı. Kiralık mekanların fiyatları uçmuş, işletmecilerin belini bükmüş durumda. İşletmeciler dertli, turistler şaşkın. Geçen yazın anılarını taze tutmak için gelenler, bu yılın fiyatları karşısında hayal kırıklığına uğruyor.

    Bu olayı en güzel anlatanlardan biri, Çeşme’nin yerli esnafı, kumun üstünde meşhur çayını demleyen Hasan Usta. “Bir bardak çayı 100 lira yaparsak, kime hangi anıyı satmış oluruz?” diyerek başlıyor sözlerine. Yıllardır gelen müşterileriyle kurduğu samimi ilişkiler bir yana, bu fiyatlarla yeni nesil turistlerin ilgisini çekmenin zor olduğunun farkında.

    İşin ekonomi boyutuna da değinmek lazım. Son yıllarda tabiri caizse, Çeşme’nin değerinin artmasıyla beraber her şeyin fiyatı uçmuş durumda. Kiralar, malzeme maliyetleri ve tabii ki iş gücü maliyetleri. İşte tam da bu noktada, esnaf ne yapacağını şaşırmış halde.

    Genç bir işletmeci, “Turist gelmezse biz ne yaparız?” diye soruyor. Çeşme’nin sadece Türk turistlerin değil, aynı zamanda yabancıların da uğrak noktası olduğunu düşünürsek, bu fiyat artışlarının uzun vadede nasıl bir etki yapacağını tahmin etmek zor değil.

    Ama, bu konu sadece plajlarda değil, Çeşme’nin sokaklarında da dolaşıyor. Konuyu mahalle esnafıyla, örneğin simitçi Reşat Abi’yle konuşurken, “Eskiden insanlar akşamüstleri oturup bir çay, bir simit alırdı. Şimdi ise fiyatlar yüzünden insanlar akşam yürüyüşlerini bile yapmıyor” diyor.

    İnsanlar serinlemek için denize, sahile kaçarken, gölgede oturmanın bile pahalı bir lüks haline gelmesi kabul edilebilir mi? İşte bu yüzden, bu yaşanan sadece bir ekonomik durum değil, aynı zamanda bir kültürel kayıp. Çeşme; sıcak kumları, masmavi denizi ve samimi esnafıyla meşhurdu. Şimdi ise bu benzersiz kimlik tehlikede.

    Çeşme’de bir bardak çayın fiyatı neden bu kadar tartışılıyor dersiniz? Bu, sadece bir fiyat artışı değil, aynı zamanda turizmin geleceğini etkileyecek önemli bir mesele. Umuyoruz ki, Çeşme’nin o sıcak günlerinde, her şey düzelir ve plajları dolduran insanlar, sadece denizin değil, esnafın da keyfini çıkarır. Fiyatların düzelmesi dileğiyle, hepimize güzel yazlar!

    — Raşit Aydar · Köşe yazarı