Kategori: Köşe Yazıları

Cengiz Akın’ın günlük köşe yazıları — İzmir gündemi yorumu, hikaye-vari analiz.

  • Suya Zam, İzmirli Kadınlara Yük

    Suya Zam, İzmirli Kadınlara Yük

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · 20 yıllık İzmirli muhabir. Pazarda fiyat soran, kapı çalan, kadın gözüyle bakan.

    Bornova’nın sevilen pazarlarından birinde, tezgahların arasından yükselen “sıcak” sesler, bugünlerde başka bir konuya odaklanmış durumda. Cebindeki her kuruşu hesaplayan Hatice teyze, yanındaki komşusuna dert yanıyor: “Suya bir zam daha gelmiş. Bu yaz nasıl geçecek, Allah sonumuzu hayretsin!”

    İzmir’de yaz aylarının bunaltıcı sıcaklarında serinlemenin en temel yolu soğuk bir bardak su. Ancak, suyun fiyatı serinlemenin önünde büyük bir engel oluşturmaya başladı. Haziran ayında damacana suya gelen 30 TL’lik yeni zam, İzmirli ailelerin bütçelerini derinden sarsıyor. Özellikle dar gelirli ailelerde su, artık bir lüks haline geldi desek abartmış olmayız. İlginçtir ki, bu ekonomik yük de en çok ev ekonomisinin asıl yükünü çeken kadınların omuzlarına biniyor.

    Geçmiş yıllarda da benzer zamlar yaşandı elbette, ama bu seferki artış, suyun temel bir ihtiyaç olduğunu unutturmaya yetecek kadar sert. Üstelik, artan maliyetlerin, su dağıtım şirketleri için bir bahane mi yoksa gerçek bir maliyet artışı mı olduğuna dair tartışmalar da sürüyor. Firmalar, üretim ve taşıma maliyetlerinin arttığını iddia ediyor. Ancak bu durumdan kimler, ne kadar çıkar sağlıyor, işte burası biraz karışık.

    Özellikle tek maaşla geçinmeye çalışan ailelerde, evdeki kadınlar ekonomiyi dengelemenin yollarını arıyor. Konak’taki iki çocuk annesi Ayşe, “Markete gidip bir ekmek alana kadar bile düşünmek zorundayım artık. Çocuklar susadığında su verememek ne demek, bir bilseniz,” diyor. Ayşe gibi kadınlar, bu yeni zamlarla başa çıkmanın yollarını bulmaya çalışırken, bir yandan da artan diğer yaşam maliyetleriyle savaşıyor.

    Su, bir yandan yaşamın kaynağı, diğer yandan İzmir gibi sıcak şehirlerde hayatta kalmanın en temel yollarından biri. Her yaz, su fiyatlarının artışı karşısında aynı huzursuzluk kendini gösteriyor. Bu artışlar sadece aile bütçelerini değil, toplumun suya erişim hakkını da tehdit ediyor. Yerel yönetimler, bu konuda daha etkili adımlar atmalı. Su gibi temel bir ihtiyaç, lüks olmaktan çıkarılıp herkesin kolayca erişebileceği bir düzene kavuşmalı.

    Peki, bu zamların arkasında kim var? Su dağıtım firmaları mı, üretim maliyetleri gerçekten bu kadar mı arttı yoksa başka birileri mi çıkar sağlıyor? Suya ulaşmak bu kadar zorlaşırken, kimse bu soruların yanıtını net bir şekilde veremiyor. Ancak şurası bir gerçek ki İzmirli kadınlar, bu yaz yine evdeki bütçeyi dengelemek için yeni çözümler arayacak.

    Sonuçta, suyun damlası bile kıymetli. İzmir’in sıcağı kavurur ama suyu serinletir. Fakat bu serinlik, erişimi bu denli kısıtlıyken nasıl bir huzur getirebilir? Hatice teyzeler, Ayşeler ve daha niceleri, bu yazın da üstesinden gelmenin bir yolunu bulacaklar elbette. Ama bu kez, biraz daha fazlasını sorgulamak gerekiyor: Temel bir ihtiyacın ticari bir sürpriz olarak sunulması kabul edilebilir mi?

    Yaz sıcağında suya erişmek, herkes için bir hak olmalı, bir lüks değil. Bugün pazar yerlerinde yankılanan şikayetler sadece ekonomik krizin değil, aynı zamanda sosyal bir adalet sorununun da habercisi. İzmir’in güçlü kadınları bu sorunların da üstesinden gelir mi? Muhakkak! Ancak, bu su damlasının önlerini daha da fazla kesmemesi için bir şeyler değişmeli. İzmir’deki bu su zammı, belki de bir eşik. Bir damla suyun, bütçede nasıl dalga yarattığını iyi düşündüren bir eşik.

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı

  • Sabahın Köründe Kuyruk

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Uykusu hâlâ gözkapaklarında, elindeki fincandan hafifçe duman tüten kahvesini yudumlarken Bostanlı İskelesi’ne doğru ağır adımlarla ilerliyordu Serap Hanım. Henüz saat sabahın altısını biraz geçiyordu ama sıra çoktan kuyruk olmuş, denize paralel uzanıyordu. Her gün aynı manzara, her sabah aynı telaş. Bir gün, bu kuyrukların sabahın dinginliğini bozmayacağına dair umudu vardı belki de.

    Vapur seferleri, İzmirli için kentin ritmini belirleyen bir metronom gibi. Her şey tam zamanında işlese de, Bostanlı iskelesinde sabah saatlerinde yıllardır değişmeyen bir manzara: Uzayıp giden kuyruklar. İZDENİZ’in sefer sıklığını artırdık demesi, o kuyrukta bekleyenler için bir umut ışığı olmaktan çıkmış artık. Çünkü her sabah aynı koşuşturma, aynı yerinde saymak. Sanki başka bir dünyada, başka bir tempoda.

    Bostanlı’yı Karşıyaka’ya bağlayan o vapurlar, İzmir’in geçmişinde hep önemli bir noktada durmuştu. 70’lerin sonundan bu yana, kentlinin yaşamına dingin bir romantizm katan vapurlar, şimdi kenti bir ucundan diğerine taşırken başka bir anlam kazandı. O kalabalık, vapurun nostaljik tınısını biraz olsun unutturuyor elbette. Eskiden vapurda çayını yudumlayarak gazetesini okuyan İzmirli, şimdilerde ise ayakta kalacak yer bulmanın derdinde.

    Sorun, sadece kalabalık seferler değil. İşe yetişmeye çalışanlar, öğrenciler, günlük koşturmaca içinde bir an evvel karşı kıyıya ulaşmayı umanlar. Herkesin ortak noktası, sabah saatlerinde zamana karşı verilen bu mücadele. Yetkililerin çözüm stratejileri ise, çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor gibi. Daha fazla sefer, daha fazla vapur — kulağa hoş gelen bu çözümler, Bostanlı İskelesi’nin önünde bekleyenler için pek bir şey ifade etmiyor. Herkes sıcak yaz günlerinin kavurucu sıcağında, gölgede biraz daha fazla beklemek zorunda kalıyor.

    Ortada bir çelişki var, hem de büyükçe: İzmir gibi denizle iç içe bir kentte, denizin sunduğu bu doğal otoyolu tam anlamıyla kullanamamak. Büyük bir potansiyele sahip olan vapur seferleri, modern bir ulaşım sistemine evrilmişken, bu yoğunluğun çözülememesi düşündürüyor. Yerel yönetimler, ulaşım politikalarına dair kararları günlük değil, uzun vadeli planlarla almak zorunda. Aynı şekilde, yolculardan da gelen tepkiler dinlenmeli, çözümler sadece kağıt üzerinde kalmamalı.

    Serap Hanım, elindeki kahve fincanını bitirip sıranın hareketlenmesini beklerken iç çekti. Yanındaki genç öğrenciler, bir yandan güneşin ilk ışıkları altında telefonlarıyla oynarken bir yandan da günün ilk dersine geç kalmama telaşındaydılar. Karşıyaka’nın emektar vapurlarından birine binebilmek için verdikleri mücadele, günün ilk sabah sporu gibiydi adeta onlar için.

    Ve işte, vapur nihayet yanaştı iskeleye. Serap Hanım ve yüzlerce İzmirli, bir sonraki durağına doğru yavaşça ilerledi. Ama akıllarda hep aynı soru: “Yarın sabah yine aynı kuyruğun başına mı döneceğiz?” İşte, sabahın erken saatlerindeki bu masum mücadele, İzmir’in sokaklarında yankılanan daha büyük bir hikâyenin küçük bir parçası.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Vapurun Güncesi: Sabahın Erken Sürprizi

    Hasan Örgün · Köşe yazarı

    Her sabah gibi bu sabah da Karşıyaka İskele’sinde güne başlayanlar, ellerinde çayları, yüzlerinde uyku mahmurluğu ile vapuru bekliyorlardı. Ancak bu sabah bir şeyler farklıydı; iskelede beklenmedik bir telaş ve şaşkınlık vardı. Sessizce sıralarını bekleyen insanların yüz ifadeleri bir an için dondu, çünkü sıradan bir sabahı alışılmadık kılan bir duyuru yapıldı: Vapur sefer saatleri değişmişti.

    İzmir’in simgelerinden Karşıyaka vapuru, sabahın erken saatlerinde işe ya da okula gitmek isteyenlerin en güvenilir dostlarından biridir. Ancak bu güven, yerel yönetimin aldığı ani bir kararla sarsıldı. Herkesin aklında tek bir soru vardı: “Bu değişiklik neden önceden bildirilmedi?”. Anlaşılan o ki, ulaşım planlamasında bir kez daha iletişim eksikliği, günlük hayatı altüst etmişti.

    Vapur hatları, kent tarihinde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur. İzmir’in diğer taraflarına geçmek için kullanılan bu hatlar, sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Bir vapur yolculuğu, genellikle güne başlarken içilen bir kahve, okunan bir gazete ya da yapılan kısa bir şekerleme ile başka bir boyuta taşır İzmirli hayatını. Ancak bu sabah, sefer saatlerindeki değişiklikle bu keyif anları, bir anda kaosa dönüştü.

    Yerel yönetim, sefer saatleri değişikliğinin daha verimli bir ulaşım sağlamayı hedeflediğini belirtti. Ancak bu tür değişiklikler yapılırken, vatandaşların bilgilendirilmesi kritik bir önem taşır. Mağduriyetler, ancak önlem alınmazsa artar. Çoğu kişi, sefer saatleri konusunda bilgi sahibi olmadan iskeleye gelmiş, bu da iş ve okul geç kalmalarına yol açmıştır. İnsanlar beklerken, sıkıntıdan ayaklarını yere vururken, sorumluların bu durumu öngörememesi eleştirileri de beraberinde getirdi.

    Burada ironik olan noktayı kaçırmamak gerekiyor: Ulaşımdaki bu değişiklik, aslında daha iyi bir hizmet için yapılmış olsa da, plansızlık ve iletişim eksikliğiyle her şey tersine döndü. Vatandaşları bilgilendirme yükümlülüğü, yöneticiler tarafından yerine getirilmediğinde, halkın yerel yönetimlere olan güveni zedelenir. Bu durum, kent yönetimindeki hassas dengenin nasıl bozulabileceğinin açık bir örneği.

    Vapur seferlerinin değiştiği bu sabah, en çok Karşıyakalıların sabah ritüellerini bozdu. Ali Bey, her sabah işine gitmek için kullandığı vapuru kaçırdı. “Bu iş böyle gitmez,” dediğinde, aslında herkesin ortak düşüncelerini dile getiriyordu. Her sabah vapurda karşılaştığı simitçi Mustafa’nın yüzü ise asık; simit tezgahı bomboş. “İşler durgun,” diye dert yandı, “insanlar vapur beklerken simit alırdı. Şimdi hepsi başka yerlere kaçtı.”

    İzmir’de bu tür aksaklıklara alışkınız aslında, ama her seferinde aynı soruyu sormaktan geri duramıyoruz: “Acaba bir gün, işler gerçekten düzelecek mi?” Sefer saatlerindeki bu değişiklik, kentin ulaşım sistemindeki en zayıf halkaları bir kez daha ortaya koydu. Kent sakinleri, daha iyi bir planlama ve iletişim bekliyor. Belki de, bir sonraki vapur seferi bu düzenlemeler dikkate alınarak yapılır. Ancak iş işten geçmeden, yöneticilerin bu konuda bir şeyler yapması şart.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Sağlıkçıların Sabır Taşı Çatlamış

    Sağlıkçıların Sabır Taşı Çatlamış

    Hasan Örgün · Köşe yazarı

    Kordon’da, akşamüstü rüzgarıyla serinleyen bir kafede, birkaç sağlık çalışanı oturmuş, kahvelerini yudumlarken öfkeyle konuşuyorlardı. Yan masada oturan genç bir çiftin dikkatini çeken bu konuşmaların konusu, son günlerde İzmir’de sağlık camiasını derinden sarsan bir karardı.

    Sağlık alanında şiddet, bu topraklarda yeni bir mesele değil. Tarihin tozlu raflarını karıştırdığımızda, benzer hikayelerle dolu olduğunu görmek zor değil. Ancak İzmir’de yaşanan son olay, adaletin terazisinin iyice şaştığını düşündürdü herkese. Bir doktorun darp edilmesi üzerine yapılan yargılama sonucunda, sanığa verilen para cezasının 24 taksite bölünmesi, ‘ne de olsa ceza’ dedirten cinsten.

    Geçmişte de, ne zaman bir sağlık çalışanına el kalksa, ardında ağır sonuçlar kalmıştı: Kimi zaman travmalar, kimi zaman meslekten soğumalar… Tabii, kimi zaman da meslek aşkıyla yanıp tutuşanların, adaletin tokadını yemesinden duyulan derin hayal kırıklığı. Elbette bu olayda da mağdur doktor ve tüm sağlık camiası oldu. Sorumlu ise, sadece sanık değil; bu kararları veren sistemin ta kendisi.

    Sağlık sektöründeki bu şiddet vakalarının, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğu aşikar. Ancak buradan çıkar sağlayan, adaletin terazisini bu kadar hafifletip, cezasını taksitlerle ödeme imkanı tanıyan mekanizmalar. İşte burada ortaya çıkan ironi, adaletin, darp edilen sağlıkçının yarasını sarmaktan çok uzak olduğu.

    Polis raporları, yargı süreçleri, hepsi tamam. Ama bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış gibi. Sanki bir ilaç verilmiş ama yan etkileri hesaba katılmamış gibi. Bu karara bakınca, sanki ‘cezamız hafif, taksitlerimiz uygun’ diyerek bir çeşit kampanya başlatılmış.

    Gevrekçi Hakan abi de bu konuda haksız değil hani. Her sabah tezgahını açarken, sağlıkçı komşularının uğradığı haksızlıklardan sık sık dem vurur. Onlar işlerini yaparken sırf işini iyi yapıyor diye darp ediliyorlar, üstüne üstlük adaletin mesajı da pek iç açıcı değil.

    Şimdi soru şu: Sağlık çalışanları bu kararla nasıl baş edecek? Gelecekte, sağlık sektöründe çalışacak hekim adaylarına bu olaylar nasıl bir motivasyon sunacak? Cezaların bu denli hafifletilmesi, gelecekte yaşanacak vakaların sayısını artırmaktan başka bir işe yarayacak mı gerçekten?

    Belki de İzmir’de, bu şehrin tarihi dokusuna, insanlarına ve elbette iklimine daha uygun bir adalet anlayışı geliştirmenin vakti gelmiştir. Bu şehrin tüm sağlık çalışanlarına ihtiyacı var. Onlar da kendilerini güvende hissetmek istiyor. Bir gün, kahve içip denizi izlerken, mesleklerini özgürce ve korkusuzca yapabilecekleri günleri düşünerek, umutlanmak istiyorlar.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Ödemiş’te Patatesin Acı Tadı

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · 20 yıllık İzmirli muhabir. Pazarda fiyat soran, kapı çalan, kadın gözüyle bakan.

    Ödemiş’te sabahın erken saatlerinde, güneş henüz yüzünü göstermemişken, patates tarlalarının etrafında hummalı bir hareketlilik vardı. Çiftçi Mehmet, traktörüne yanaşıp motorunu çalıştırırken, bugün Tarım Bakanlığı yetkilileriyle yapılacak toplantının biraz olsun içini rahatlatmasını umuyordu.

    Bu topraklar, yıllardır patatesin bereketli kucağına sahip. Ödemiş, patates üretiminin kalbinin attığı yerlerden biri. Üretici, her sezon sabahın ilk ışıklarından akşamın alacakaranlığına kadar toprağı işleyip, ürününü en iyi şartlarda yetiştirmeye çalışır. Ancak son yıllarda fiyat dalgalanmaları ve artan maliyetler yüzünden çiftçinin beli bükülmeye başladı.

    Tarım Bakanlığı ve patates üreticilerinin arasındaki bugünkü toplantı, bu sorunların biraz olsun hafiflemesi için bir umut ışığı. Çiftçiler, bu toplantıda ellerindeki patatesin gerçek değerini bulmasını ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için destek sözü almayı bekliyor.

    Toplantının yapıldığı salonda, köylerinden, kasabalarından kalkıp gelen üreticilerin yüzlerinde hem bir umut hem de tedirginlik hakim. Herkesin gözü, masanın başında oturan bakanlık yetkilisinde. “Acaba bu sefer gerçekten sesimizi duyacaklar mı?” diye mırıldanıyor yan masadaki Ayşe teyze. O da köyünde yıllardır patates ekip biçenlerden. Kızının düğününü yapabilmek için bu yılki hasadın iyi geçmesi gerekiyor.

    Tarım politikaları, çoğunlukla büyük şehirlerde alınıp verilen kararların birer sonucu olarak, kırsaldaki gerçek hayatla olan bağlantısını yitiriyor. Patatesin fiyatı yükseldiğinde, bu şehirde yaşayanlar için belki bir miktar artan market fişi demek. Ancak Ayşe teyze için bu, kızının düğününde takacağı bileziğin, Mehmet için ise traktörünün yıllık bakımının yapılabilmesi anlamına geliyor.

    Tüm bu insanların yaşamları, masadaki bir kararın hangi yöne doğru esip esmemesiyle şekilleniyor. Tarım Bakanlığı yetkilisi, çiftçilerin taleplerini dinlerken notlar alıyor, kafasını sallıyor ama sanki burada öne çıkan tek şey, masanın diğer tarafının ne kadar farklı bir dünyada yaşadığı.

    Toplantı sonrası, salondan çıkan çiftçilerin çoğu, ellerinde hâlâ bir netlik olmadan, tarlalarına geri dönerken birbirlerine sarılarak teselli buluyorlar. Bir umut ışığı yanmış mıydı? Bunu zaman gösterecekmiş gibi.

    Ayşe teyze, bu yıl da aynı gayretle toprağını ekip biçmeye devam edecek. Ama bu sefer belki bir gözünde damlaya hazır bir yaş, diğer gözünde de geleceğe dair bir parça umutla.

    Bu toplantılar, çiftçilerin taleplerinin duyulup duyulmadığını bir kez daha sorgulatıyor. Çiftçilerin sesini gerçek anlamda duyan var mı? Sorunu çözecek olan sadece şu veya bu karar değil, küçük üreticinin yanında duran bir sistem. Belki de bir gün, patatesin acı tatları tatlıya bağlanır.

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı

  • Patatesin Ödemiş’te Gözyaşları: Toprak, Üretici ve Bekleyen Çözüm

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Çiftçi Bekir, sabahın erken saatlerinde çamurlu çizmelerini giyip tarlanın yolunu tuttuğunda, kafasında dönüp duran soruların ağırlığıyla yürüyordu. Birkaç saat sonra köy meydanında yapılacak toplantıda, kimin derdine ne kadar derman olunacağı belirsizdi.

    Ödemiş, patatesin memleketi. Burada toprak her zaman verimli, ama işler hiç bu kadar zor olmamıştı. Geçmişte, patatesin altın yıllarını yaşayan üreticiler, bugün artan maliyetler ve dalgalanan fiyatlar karşısında çaresiz. Tarım Bakanlığı’nın temsilcileriyle yapılan toplantıya katılan çiftçiler, çözüm ararken, geçmişte alınan kararların sonuçlarını da konuşuyordu. “Bu topraklar hep bereketliydi,” diyordu Bekir, ama sesinde geçmişin özlemi vardı.

    Eskiden, devletin alım garantileri vardı; üretici ürününü toprakta çürütmezdi. Fakat şimdi, maliyetin altında kalan fiyat politikaları, çiftçinin ekmeğini tehdit ediyor. Mazot, gübre ve sulama maliyetleri fırlamış durumda. Çiftçiler, ellerinde kalan patatesleri satmakta zorlanırken, aynı zamanda borçları nasıl ödeyeceklerini düşünüyorlar.

    Toplantı salonunda umutla bekleyen, ama bir yandan da endişeleri yüzlerinden okunan üreticilerin karşısında, Bakanlık yetkilileri çözüm önerileri sundu. Ancak öneriler, çiftçilerin beklediği somut ve hızlı çözümler yerine daha genel ve uzun vadeli planlar gibi göründü. Üreticiler, “Hangi uzun vade? Bugün karnımızı doyuracak çözüm istiyoruz,” derken seslerinde çaresizlik vardı.

    İroni şu ki, tarım politikalarını belirleyenler, şehirdeki klimalı ofislerinde otururken, toprağın ve çiftçinin gerçek dertlerinden ne kadar haberdar? Bu toplantıda da, beklentilerle gerçeklerin arasında bir uçurum olduğu açıkça belliydi. Çiftçiye “sabırlı olun” demek kolay, ama bu sözü duyan bir üretici için sabır, tarlasında su bulamayan bir bitki kadar susuz.

    O gün, toplantıdan çıkan Bekir ve arkadaşları, birbirlerine güç vermeye çalışarak evlerinin yolunu tuttular. “Elbet bir gün,” dedi Bekir, “bu dertlerin altından kalkacağız.” Ama yüzündeki çizgiler, yorgunluk ve umutsuzlukla derinleşmişti.

    Ödemiş’in patatesleri belki bir gün yeniden altın çağını görecek, ama bugün için çiftçinin derdi büyük. Tarım Bakanlığı’nın toplantıda söyledikleri umut ışığı olmaktan uzak. Bugün sadece patates değil; toprak, üretici ve bu döngüyü kıracak gerçek çözümler bekliyor.

    Bir sonraki buluşmada, umarım toprak kadar üreticinin de sesine kulak verilir. Gözler, bir sonraki toplantıya değil, bugünkü çözümlere çevrili. Ve biz, bu toprakların çocukları olarak sadece beklemekle yetinmek istemiyoruz.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Bir Boyozun Ardından: Buca’da Küçük Esnafın Büyük Mücadelesi

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · 20 yıllık İzmirli muhabir. Pazarda fiyat soran, kapı çalan, kadın gözüyle bakan.

    Sabahın ilk ışıklarıyla beraber Buca sokaklarında bir hayat telaşı başlıyor. Sokak aralarına yayılan taze boyoz kokusu, birçok Bucalı için güne başlama sinyali. Her sabah olduğu gibi yine fırının önünde bir kuyruk. Ama bu kuyruk eskisi kadar uzun değil. Gözler, müşterilerden çok, küçük esnafın yüzündeki endişeyi arıyor.

    Buca’nın simgesi haline gelmiş, nesilden nesile geçen boyozculuk, hem kültürel bir miras hem de ekonomik bir bumerang. Geçen yılların getirdiği ekonomik zorlukların gölgesinde, boyozun sıcaklığı artık eskisi gibi ısıtamaz oldu içimizi. Pandemi dönemi, zaten sıkıntıda olan esnafın belini iyice bükmüş, üzerine gelen zam yağmuru ise işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmiş.

    Tarih boyunca Buca, küçük esnafıyla, mahalle aralarında kendine yer eden küçük dükkanlarıyla var olmuş. Her biri kendi hikayesiyle ayakta duran bu esnaf, Buca’nın ruhunun bir parçası. Ancak ekonomik ve sosyal dalgaların etkisi, bu küçük kaleleri birer birer ayakta kalma mücadelesine zorluyor. Alışveriş merkezlerinin devasa gölgelerinde kalan bu küçük işletmeler, günbegün silikleşiyor.

    İronik olan şu ki, boyozun tadına bakmak isteyen onlarca turist, belki de son kez bu lezzeti tatma şansına erişecekler. Yeni nesil, Buca’nın efsane boyozcularını yalnızca eski fotoğraflarda, belki de hatıralarda bulacak. Boyoz denince atalarımızın sofralarında yer etmiş o koca tepsiler, kültürümüzün birer parçası olarak anılacak. Fakat şu an, bu lezzeti yaşatmak için direnen birkaç esnaf dışında pek kimse kalmayacak.

    Buca’da Hatice teyze ile konuşuyorum. Elleri, her sabah taze boyozları dizmekten yorgun ama bir o kadar da alışkın. “Çocuklarımın geleceği için, bu tezgâhı bırakmak istemem” diyor. “Ama artık un, yağ, her şey ateş pahası.” Hatice teyze, yıllardır boyozun sırrını koruyanlardan biri. Sadece ekmek kapısı değil, aynı zamanda bir kültürü de yaşatıyor. Bu sürecin en sessiz tanığı, Hatice teyze gibi birçok esnaf.

    Ekonomi ve kültür ekseninde, Buca’nın boyozları sadece bir yiyecek değil; bir direnişin de sembolü. Küçük esnafın bu mücadelesi, hepimize bir şeyler söylüyor. Bugün boyozlar belki azaldı ama hikayeleri asla bitmeyecek. Kapanan her dükkân, bir daha açılmamak üzere kapansa da, bir başka köşe başında, belki bir başka gencin rüyasında yeniden hayat bulacak.

    Gözlerimde geçmişin ve geleceğin bir arada olduğu bu sokaklar, belki bir gün tekrar canlanır. Bugün bize düşen, geçmişin mirasına sahip çıkmak, bu küçük hikayelerin büyük anlamlarını unutmamak. Peki, siz bu sıcak boyozu son kez ne zaman tattınız? Gözlerinizi kapatıp, lezzetli bir hatıraya yolculuk yapmanın sırası, belki de tam da şimdi.

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı

  • Karşıyaka’nın İskeleden Değişim Yolculuğu

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Karşıyaka vapur iskelesinin önünde sabah serinliğinde ayaküstü bir çay içiyorum. Yan masada iki emekli, dünkü maçın kritiğini yaparken aralarından biri, “Yenilenen bir şeyler görmek iyi, ama vapura binmek artık eskisi kadar keyifli değil,” diyor. İnsanların zihinlerinde vapur yolculuğu bir nostalji; ama aynı zamanda bir gereklilik. İşte bu iki his arasında sıkışmış Karşıyaka vapur iskelesi.

    İzmir’de vapur, deniz ve ulaşım açısından vazgeçilmezdir. Tarihi boyunca İzmirlinin evden işe, işten eve ulaşımını sağladı. Geçmişte vapur iskeleleri, sadece ulaşım noktası değil, şehrin sosyal buluşma alanlarıydı. Şimdi ise modernleşme adı altında yenileniyor. Kağıt üzerinde her şey güzel görünüyor; yeni iskele, yeni olanaklar ve daha konforlu bir yolculuk. Fakat asıl mesele bu mu? Karşıyaka’da yaşayan biri için vapur iskelesi, bir zamanlar simgeydi; samimiyet ve basitliğin bir timsali. Şimdi ise betonarme bir yapı.

    Sorumluluk yerel yönetimde. Elbette çağdaş bir hizmet anlayışı gerektiğinde, yenilemeye gitmek kaçınılmaz oluyor. Ama bu yeniliklerin şehrin kalbini ne kadar yansıtıyor olduğu meçhul. İskelenin yenilenmesiyle kimler çıkar sağlıyor? Müteahhitler, bürokratlar ve belki de projeyi destekleyen bazı gruplar. Peki, sıradan bir Karşıyakalı, iskeleden aldığı hizmetin daha iyi olduğunu hissediyor mu? Onlar sadece daha düzgün bir kıyıya yürüyorlar; ama içlerinde bir yerlerde o eski ruhu arıyorlar.

    Bu yenilemenin en ironik noktası, vapura binmeden önce yaşanan karmaşa. Gevrekçi Hakan abi, “İskelenin önü hep kalabalık, ama kimse gevreğe dönüp bakmıyor artık,” diyor. Batının simgesi olan hızlıca alıp vapura binme alışkanlığı, yerini telefonla konuşan kalabalık bir gruba bıraktı. Herkesin ilgisi cam duvarlara, yeni dizayn tabelalara kaymış. Ama Hakan abi ve diğer esnaf için bu kalabalık, sadece yeknesak bir yığın; eski dostların sohbetini, yeni neslin aceleciliğine kurban etmiş bir grup.

    Son vapur seferiyle birlikte, iskeledeki hayat duruyor. Kalabalık dağılırken, geride kalanlar, yeniliğin getirdiği bu “modern” yalnızlıkta kayboluyor. Artık her şey, daha hızlı ve daha gergin. Belki de şu anki asıl sorun, yeniliğin getirdiği bu yabancılaşma. Modern iskelelerin, modern sorunları da ardında getirdiği aşikar. İzmirli için bu yenilik, tam olarak ne ifade ediyor? Belki de gerçek, eskiyi özleyen bakışlarda saklıdır.

    Yenilik her zaman güzel değildir. İzmirliler için vapur yolculuğu, sadece A’dan B’ye gitmek değil, bir yaşam tarzı. Gevrekçi Hakan abinin neşesi de, vapura binen genç kızın telaşı da bu yaşam tarzının tanıkları. Herkes için daha iyi bir iskele hizmeti sağlanabilir, ama asıl mesele bu kentte yaşayanların ruhunu unutmamaktır. Sadece binaları değil, insanları da yenilemek gerekmez mi? Yenilik, eski anıların üstüne inşa edilmedikçe, bir boşluk yaratmaktan öteye gidemiyor. Ve işte bu boşluk, belki de asıl sorun olarak kalmaya devam edecek.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun Sessiz Çığlığı: Efsane Batar mı?

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Sabahın erken saatlerinde Buca’nın eski bir kahvehanesine girdim. Köşede ufak bir masada oturan iki yaşlı adam sessizce çaylarını yudumluyordu. Konu, memleket meselelerinden çok, mahallenin efsane boyozcusunun içinde bulunduğu güçlüklerdi. “Bizim eski tatlar yok olursa,” dedi biri, “bu şehir de farklı olur.”

    Boyoz, İzmir için sadece bir sokak lezzeti değil, bir simge, bir kültürdür. Buğulu camlı vitrinlerin ardında, demli çayla yarenlik eden boyoz, nice İzmirlinin sabah ritüelinin ayrılmaz parçası olmuştur. Ancak son yıllarda memleketi sarsan ekonomik zorluklar ve pandemi, bu kültürel miras noktalarını da tehdit ediyor.

    Geçmişte bu topraklarda zorlu ekonomik koşullarda bile boyozcu dükkanları ayakta kalmayı başardı. Mahalleli, sabahları boyoz kuyruğunda beklerken dertlerini de paylaşırdı. Ancak şimdi, döviz kuru artışları, değişen tüketim alışkanlıkları ve pandemi sonrası azalan müşteri trafiği, küçük esnafı köşeye sıkıştırmış durumda.

    Bir dönem, kahvehanelerde sohbetler boyozcunun dükkan önünde buluşur, günlük meseleler burada tartışılırdı. Ama şimdi herkes akıllı telefonlarda kaybolmuş, geleneksel buluşma yerleri önemini yitiriyor gibi. Eski dostluklar, modern zamanların telaşı içinde eriyip giderken, boyozun sıcaklığı da bizimle birlikte soluyor.

    Buca’nın bu meşhur boyozcusu, ekonomik sıkıntılar nedeniyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Yerel yönetim, esnafı ayakta tutmak için ne yapabilir, diye düşünmeden edemiyor insan. Şehir planlaması, destek projeleri ya da başka çözümler ile bu kültürel değerler korunabilir mi?

    Gevrekçi Hakan abinin anlattığı gibi, “Her sabah şu sokakta yürürken, boyozun kokusu olmasa İzmir güne uyanır mı?” Sorun sadece bir işletmenin kapanması değil, bir kültürel mirasın kayboluşu. Bu sadece Buca’nın ya da İzmir’in değil, tüm Türkiye’nin meselesi.

    Boyozu kaybetmek, aslında kent belleğinden bir parçayı da kaybetmek demek. Küçük esnafa ve yerel lezzetlere sahip çıkmak, aslında kendi tarihimizi ve kültürümüzü de korumak anlamına geliyor. Bu şehir, küçük ama güçlü değerleriyle ayakta kalıyor.

    İzmir acaba bir gün bu lezzetini de kaybeder mi? Belki de çözümler, küçük adımlarda gizlidir. Ama biz gerçekten elimizden geleni yapıyor muyuz? Herkesin kendi cevabını bulması gereken, küçük ama derin bir soru bu.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun İnce Hamuru ve Kalın Sorunlar

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Güneş henüz tam tepeye varmadan, Buca’nın dar sokaklarında mis gibi boyoz kokusu yükselmeye başlamıştı. Sabahın koşturmacasında bir simitçiye selam çakan bir yaşlı amca, ‘Buca’nın boyozu giderse ne yaparız bilmem’ diye kendi kendine söyleniyordu. İşte, boyozun ince hamurunda bu memleketin tarihi ve kimliği vardı, kaybolursa ne yazık ki sadece bir lezzet değil, bir kültür mirası da kaybolacak.

    Buca’nın efsanevi boyozcusu kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Evet, sadece bir pastahane değil, İzmir’in özünden bir parça bu. Pandemi öncesinde de zorluklar yaşamıştı; ekonominin dalgalı denizlerinde ayakta kalmak hiç de kolay değil. Ancak sosyal dayanışma ve yerel ekonominin desteklenmesi, her daim İzmirlinin gündeminde olmuştu. Şimdi ise bu dayanışma ruhunu yeniden canlandırmak gerekiyor.

    Kültürel değerlerimizin hızla yok olması, büyük ölçüde küreselleşmenin etkisiyle geleneksel işletmelerin ayakta kalamamasıyla ilgili. Geçmişte de benzer kaderi paylaşan birçok yerel işletme oldu. Kemeraltı’ndaki tarihe tanıklık eden dükkanların yerini ulusal ve uluslararası zincir mağazalar aldı. Her gelen ağacı köküyle söker, ancak İzmirli köklerini toprağa daha sıkı bağlar.

    İzmir’in sembollerinden boyoz, basit bir hamur işi değil, kentin geçmişine ışık tutan bir hazine. Bir yandan göçmenlerin sofralarında yer bulurken, diğer yandan İzmirlinin sabah kahvaltısında çayın yanında eksik olmaz. Boyozun bu kadar benimsenmesi, kentin çok kültürlü dokusunun bir yansıması. Ancak ekonomik baskılar karşısında direnmesi, sadece işletmecilerin değil, tüm İzmirlinin sorumluluğu.

    Sokak köşelerinde, eski usul pastanelerde, hani şu ucuza doyulacak yerlerde, bir köşe kapmış İzmirli vatandaşların gönlünde nasıl bir yeri var boyozun, hiç düşündünüz mü? Gevrekçi Hakan abi, ‘Ben çocukken de gelirdim bu pastahaneye. Annem elime birkaç kuruş sıkıştırırdı, boyoz almadan dönemezdim. Şimdi çocuklarımıza anlatacak bir hikaye daha kaybetmek istemem’ diyor. İşte bu, sadece bir boyoz meselesi değil, memleket meselesi.

    Tenekeci esnafından üniversiteli genç kıza, herkesin bir kez olsun uğradığı bu mekanlar, şehrin dinamik sosyal yapısının bir parçası. Eğer bir şeyler değişmezse, sadece bir tat değil, aynı zamanda Buca’nın, hatta tüm İzmir’in ruhu da eksilecek.

    Şimdi soruyorum: Bu akan zamana, bu değişen dünyaya karşı boyozun ince hamurunu nasıl koruyacağız? Esnafı nasıl destekleyeceğiz? Yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak için, sadece nostaljide takılı kalmamalı, elimizdeki değerlerin kıymetini bilmeliyiz. İzmirli, kalbinden çıkarıp gözlerin önüne koyar. Başka yere gitmez, burada kök salar. Hadi bakalım, bir boyoz eşliğinde düşünme zamanı: Yarın ne yapacağız ki, bu değerleri yarına taşıyalım?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun İzinde: Giden Bir Değerin Ardından

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Sabahın ilk ışıkları henüz gün yüzüne çıkmamışken, Buca’nın arka sokaklarından mis gibi boyoz kokusu yükseliyordu. Emektar bir boyozcu, elindeki tepsiyle dükkânının demir kapısını açtı ve bir umutla yeni güne başladı. Fakat ne var ki, o sabah boyozlar daha az sayıda pişmişti — içerideki endişe kokusunu bastırmaya yetmeyen sıcak hamurların yanında.

    Bu memleketin mutfağı, her zaman zenginliği kadar direnciyle de anılır. Buca’nın boyozcusu da tam bu direncin sembolüydü. İzmir’in meşhur lezzeti, belki de bir Yahudi mirası olarak bu topraklara taşınmıştı. Yıllar boyu, kemikleşmiş bir alışkanlıkla İzmirlilerin kahvaltı sofralarını süsledi. Ancak şimdi bu boyozcu, ekonomik zorluklarla boğuşuyor ve kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.

    Ekonomik sıkıntılar, pandemi sonrasında daha da ağır bir hale büründü. Kiraların süreki artışı, un fiyatlarındaki dalgalanmalar ve enerji maliyetleri… Küçük esnaf, dev bir dalga gibi üzerine gelen bu yüklerin altında eziliyor. Belki de bu yüzden, yılların emektarı boyozcu, bir sabah daha eksik tepsiyle karşılıyor müşterilerini.

    Buralarda esnaf olmak her zaman zordu. İzmir’in geçmişinde pek çok anı, sokak aralarındaki bu küçük dükkânlarda birikir. 1970’lerde, öğrenciler sabah derslerine yetişirken ellerinde boyoz kağıtlarıyla koştururdu. Şimdi o gençler, belki de torunlarına anlatacak hikâyeler bulamayacak. Çünkü efsane boyozcular büküldüğünde, kent de bir parçacığını kaybeder.

    Boyoz, sadece un, su ve yağdan ibaret değildir. İçinde yılların emeği, ustanın sevgisi ve İzmir’in ruhu vardır. Efsaneleşmiş bir boyozcunun kapanma riski, bir kültürel mirasın göz göre göre yitip gitmesi anlamına gelir.

    Gevrekçi Hakan Abi, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde işine koyulmuştu. Boyozcunun önünden geçerken, “Ne olacak bu işlerin sonu?” diye düşünmekten kendini alıkoyamadı. Bakışlarındaki tedirginlik, aslında bir mahallenin ortak duygusuydu.

    Yitip giden sadece bir boyozcu değil, bir kentin kültürel dokusunu oluşturan o küçük taşlar. Sözde büyük projeler, devasa yatırımlar konuşulurken, mikro düzeyde değerlerin unutulması ne acı. Her şeyin daha geniş bir perspektifte değerlendirildiği şu günlerde, bu tür küçük işletmeler ne yazık ki gözden kaçıyor.

    Bir sabah uyandığımızda, o tanıdık kokunun yerini koca bir boşluk aldığında ne yapacağız? Kapanan bir dükkân yalnızca ekonomik bir kayıp değildir. Sokağın sesi, kültürün nefesi ve insanların hatıraları da onunla birlikte silinir. İşte o zaman, kent bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

    — Cengiz Akın · İzmir Radar köşe yazarı

İhbar Hattı WhatsApp · 7/24
NRV Network: NYC Restaurant Voice NYC Business Pulse Made in NYC NYC Pulse News ElephantNY Gediz Medya
📝 Yazar arıyoruz
İlk-aşama pozisyon, kalıcı byline, revenue share
Kurucu Yazar Programı →
Bugünün Ege Sabahı·Hava · Dolar · Vapur · EtkinliklerAç →×
Ücretsiz Araçlar

İzmir Radar günlük araçları