Kategori: Köşe Yazıları

Cengiz Akın’ın günlük köşe yazıları — İzmir gündemi yorumu, hikaye-vari analiz.

  • Patatesin Ödemiş’te Gözyaşları: Toprak, Üretici ve Bekleyen Çözüm

    Patatesin Ödemiş’te Gözyaşları: Toprak, Üretici ve Bekleyen Çözüm

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Çiftçi Bekir, sabahın erken saatlerinde çamurlu çizmelerini giyip tarlanın yolunu tuttuğunda, kafasında dönüp duran soruların ağırlığıyla yürüyordu. Birkaç saat sonra köy meydanında yapılacak toplantıda, kimin derdine ne kadar derman olunacağı belirsizdi.

    Ödemiş, patatesin memleketi. Burada toprak her zaman verimli, ama işler hiç bu kadar zor olmamıştı. Geçmişte, patatesin altın yıllarını yaşayan üreticiler, bugün artan maliyetler ve dalgalanan fiyatlar karşısında çaresiz. Tarım Bakanlığı’nın temsilcileriyle yapılan toplantıya katılan çiftçiler, çözüm ararken, geçmişte alınan kararların sonuçlarını da konuşuyordu. “Bu topraklar hep bereketliydi,” diyordu Bekir, ama sesinde geçmişin özlemi vardı.

    Eskiden, devletin alım garantileri vardı; üretici ürününü toprakta çürütmezdi. Fakat şimdi, maliyetin altında kalan fiyat politikaları, çiftçinin ekmeğini tehdit ediyor. Mazot, gübre ve sulama maliyetleri fırlamış durumda. Çiftçiler, ellerinde kalan patatesleri satmakta zorlanırken, aynı zamanda borçları nasıl ödeyeceklerini düşünüyorlar.

    Toplantı salonunda umutla bekleyen, ama bir yandan da endişeleri yüzlerinden okunan üreticilerin karşısında, Bakanlık yetkilileri çözüm önerileri sundu. Ancak öneriler, çiftçilerin beklediği somut ve hızlı çözümler yerine daha genel ve uzun vadeli planlar gibi göründü. Üreticiler, “Hangi uzun vade? Bugün karnımızı doyuracak çözüm istiyoruz,” derken seslerinde çaresizlik vardı.

    İroni şu ki, tarım politikalarını belirleyenler, şehirdeki klimalı ofislerinde otururken, toprağın ve çiftçinin gerçek dertlerinden ne kadar haberdar? Bu toplantıda da, beklentilerle gerçeklerin arasında bir uçurum olduğu açıkça belliydi. Çiftçiye “sabırlı olun” demek kolay, ama bu sözü duyan bir üretici için sabır, tarlasında su bulamayan bir bitki kadar susuz.

    O gün, toplantıdan çıkan Bekir ve arkadaşları, birbirlerine güç vermeye çalışarak evlerinin yolunu tuttular. “Elbet bir gün,” dedi Bekir, “bu dertlerin altından kalkacağız.” Ama yüzündeki çizgiler, yorgunluk ve umutsuzlukla derinleşmişti.

    Ödemiş’in patatesleri belki bir gün yeniden altın çağını görecek, ama bugün için çiftçinin derdi büyük. Tarım Bakanlığı’nın toplantıda söyledikleri umut ışığı olmaktan uzak. Bugün sadece patates değil; toprak, üretici ve bu döngüyü kıracak gerçek çözümler bekliyor.

    Bir sonraki buluşmada, umarım toprak kadar üreticinin de sesine kulak verilir. Gözler, bir sonraki toplantıya değil, bugünkü çözümlere çevrili. Ve biz, bu toprakların çocukları olarak sadece beklemekle yetinmek istemiyoruz.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Bir Boyozun Ardından: Buca’da Küçük Esnafın Büyük Mücadelesi

    Bir Boyozun Ardından: Buca’da Küçük Esnafın Büyük Mücadelesi

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · Pazar, mahalle ve gündelik hayat; kadın gözüyle.

    Sabahın ilk ışıklarıyla beraber Buca sokaklarında bir hayat telaşı başlıyor. Sokak aralarına yayılan taze boyoz kokusu, birçok Bucalı için güne başlama sinyali. Her sabah olduğu gibi yine fırının önünde bir kuyruk. Ama bu kuyruk eskisi kadar uzun değil. Gözler, müşterilerden çok, küçük esnafın yüzündeki endişeyi arıyor.

    Buca’nın simgesi haline gelmiş, nesilden nesile geçen boyozculuk, hem kültürel bir miras hem de ekonomik bir bumerang. Geçen yılların getirdiği ekonomik zorlukların gölgesinde, boyozun sıcaklığı artık eskisi gibi ısıtamaz oldu içimizi. Pandemi dönemi, zaten sıkıntıda olan esnafın belini iyice bükmüş, üzerine gelen zam yağmuru ise işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmiş.

    Tarih boyunca Buca, küçük esnafıyla, mahalle aralarında kendine yer eden küçük dükkanlarıyla var olmuş. Her biri kendi hikayesiyle ayakta duran bu esnaf, Buca’nın ruhunun bir parçası. Ancak ekonomik ve sosyal dalgaların etkisi, bu küçük kaleleri birer birer ayakta kalma mücadelesine zorluyor. Alışveriş merkezlerinin devasa gölgelerinde kalan bu küçük işletmeler, günbegün silikleşiyor.

    İronik olan şu ki, boyozun tadına bakmak isteyen onlarca turist, belki de son kez bu lezzeti tatma şansına erişecekler. Yeni nesil, Buca’nın efsane boyozcularını yalnızca eski fotoğraflarda, belki de hatıralarda bulacak. Boyoz denince atalarımızın sofralarında yer etmiş o koca tepsiler, kültürümüzün birer parçası olarak anılacak. Fakat şu an, bu lezzeti yaşatmak için direnen birkaç esnaf dışında pek kimse kalmayacak.

    Buca’da Hatice teyze ile konuşuyorum. Elleri, her sabah taze boyozları dizmekten yorgun ama bir o kadar da alışkın. “Çocuklarımın geleceği için, bu tezgâhı bırakmak istemem” diyor. “Ama artık un, yağ, her şey ateş pahası.” Hatice teyze, yıllardır boyozun sırrını koruyanlardan biri. Sadece ekmek kapısı değil, aynı zamanda bir kültürü de yaşatıyor. Bu sürecin en sessiz tanığı, Hatice teyze gibi birçok esnaf.

    Ekonomi ve kültür ekseninde, Buca’nın boyozları sadece bir yiyecek değil; bir direnişin de sembolü. Küçük esnafın bu mücadelesi, hepimize bir şeyler söylüyor. Bugün boyozlar belki azaldı ama hikayeleri asla bitmeyecek. Kapanan her dükkân, bir daha açılmamak üzere kapansa da, bir başka köşe başında, belki bir başka gencin rüyasında yeniden hayat bulacak.

    Gözlerimde geçmişin ve geleceğin bir arada olduğu bu sokaklar, belki bir gün tekrar canlanır. Bugün bize düşen, geçmişin mirasına sahip çıkmak, bu küçük hikayelerin büyük anlamlarını unutmamak. Peki, siz bu sıcak boyozu son kez ne zaman tattınız? Gözlerinizi kapatıp, lezzetli bir hatıraya yolculuk yapmanın sırası, belki de tam da şimdi.

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı

  • Karşıyaka’nın İskeleden Değişim Yolculuğu

    Karşıyaka’nın İskeleden Değişim Yolculuğu

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Karşıyaka vapur iskelesinin önünde sabah serinliğinde ayaküstü bir çay içiyorum. Yan masada iki emekli, dünkü maçın kritiğini yaparken aralarından biri, “Yenilenen bir şeyler görmek iyi, ama vapura binmek artık eskisi kadar keyifli değil,” diyor. İnsanların zihinlerinde vapur yolculuğu bir nostalji; ama aynı zamanda bir gereklilik. İşte bu iki his arasında sıkışmış Karşıyaka vapur iskelesi.

    İzmir’de vapur, deniz ve ulaşım açısından vazgeçilmezdir. Tarihi boyunca İzmirlinin evden işe, işten eve ulaşımını sağladı. Geçmişte vapur iskeleleri, sadece ulaşım noktası değil, şehrin sosyal buluşma alanlarıydı. Şimdi ise modernleşme adı altında yenileniyor. Kağıt üzerinde her şey güzel görünüyor; yeni iskele, yeni olanaklar ve daha konforlu bir yolculuk. Fakat asıl mesele bu mu? Karşıyaka’da yaşayan biri için vapur iskelesi, bir zamanlar simgeydi; samimiyet ve basitliğin bir timsali. Şimdi ise betonarme bir yapı.

    Sorumluluk yerel yönetimde. Elbette çağdaş bir hizmet anlayışı gerektiğinde, yenilemeye gitmek kaçınılmaz oluyor. Ama bu yeniliklerin şehrin kalbini ne kadar yansıtıyor olduğu meçhul. İskelenin yenilenmesiyle kimler çıkar sağlıyor? Müteahhitler, bürokratlar ve belki de projeyi destekleyen bazı gruplar. Peki, sıradan bir Karşıyakalı, iskeleden aldığı hizmetin daha iyi olduğunu hissediyor mu? Onlar sadece daha düzgün bir kıyıya yürüyorlar; ama içlerinde bir yerlerde o eski ruhu arıyorlar.

    Bu yenilemenin en ironik noktası, vapura binmeden önce yaşanan karmaşa. Gevrekçi Hakan abi, “İskelenin önü hep kalabalık, ama kimse gevreğe dönüp bakmıyor artık,” diyor. Batının simgesi olan hızlıca alıp vapura binme alışkanlığı, yerini telefonla konuşan kalabalık bir gruba bıraktı. Herkesin ilgisi cam duvarlara, yeni dizayn tabelalara kaymış. Ama Hakan abi ve diğer esnaf için bu kalabalık, sadece yeknesak bir yığın; eski dostların sohbetini, yeni neslin aceleciliğine kurban etmiş bir grup.

    Son vapur seferiyle birlikte, iskeledeki hayat duruyor. Kalabalık dağılırken, geride kalanlar, yeniliğin getirdiği bu “modern” yalnızlıkta kayboluyor. Artık her şey, daha hızlı ve daha gergin. Belki de şu anki asıl sorun, yeniliğin getirdiği bu yabancılaşma. Modern iskelelerin, modern sorunları da ardında getirdiği aşikar. İzmirli için bu yenilik, tam olarak ne ifade ediyor? Belki de gerçek, eskiyi özleyen bakışlarda saklıdır.

    Yenilik her zaman güzel değildir. İzmirliler için vapur yolculuğu, sadece A’dan B’ye gitmek değil, bir yaşam tarzı. Gevrekçi Hakan abinin neşesi de, vapura binen genç kızın telaşı da bu yaşam tarzının tanıkları. Herkes için daha iyi bir iskele hizmeti sağlanabilir, ama asıl mesele bu kentte yaşayanların ruhunu unutmamaktır. Sadece binaları değil, insanları da yenilemek gerekmez mi? Yenilik, eski anıların üstüne inşa edilmedikçe, bir boşluk yaratmaktan öteye gidemiyor. Ve işte bu boşluk, belki de asıl sorun olarak kalmaya devam edecek.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun Sessiz Çığlığı: Efsane Batar mı?

    Boyozun Sessiz Çığlığı: Efsane Batar mı?

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Sabahın erken saatlerinde Buca’nın eski bir kahvehanesine girdim. Köşede ufak bir masada oturan iki yaşlı adam sessizce çaylarını yudumluyordu. Konu, memleket meselelerinden çok, mahallenin efsane boyozcusunun içinde bulunduğu güçlüklerdi. “Bizim eski tatlar yok olursa,” dedi biri, “bu şehir de farklı olur.”

    Boyoz, İzmir için sadece bir sokak lezzeti değil, bir simge, bir kültürdür. Buğulu camlı vitrinlerin ardında, demli çayla yarenlik eden boyoz, nice İzmirlinin sabah ritüelinin ayrılmaz parçası olmuştur. Ancak son yıllarda memleketi sarsan ekonomik zorluklar ve pandemi, bu kültürel miras noktalarını da tehdit ediyor.

    Geçmişte bu topraklarda zorlu ekonomik koşullarda bile boyozcu dükkanları ayakta kalmayı başardı. Mahalleli, sabahları boyoz kuyruğunda beklerken dertlerini de paylaşırdı. Ancak şimdi, döviz kuru artışları, değişen tüketim alışkanlıkları ve pandemi sonrası azalan müşteri trafiği, küçük esnafı köşeye sıkıştırmış durumda.

    Bir dönem, kahvehanelerde sohbetler boyozcunun dükkan önünde buluşur, günlük meseleler burada tartışılırdı. Ama şimdi herkes akıllı telefonlarda kaybolmuş, geleneksel buluşma yerleri önemini yitiriyor gibi. Eski dostluklar, modern zamanların telaşı içinde eriyip giderken, boyozun sıcaklığı da bizimle birlikte soluyor.

    Buca’nın bu meşhur boyozcusu, ekonomik sıkıntılar nedeniyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Yerel yönetim, esnafı ayakta tutmak için ne yapabilir, diye düşünmeden edemiyor insan. Şehir planlaması, destek projeleri ya da başka çözümler ile bu kültürel değerler korunabilir mi?

    Gevrekçi Hakan abinin anlattığı gibi, “Her sabah şu sokakta yürürken, boyozun kokusu olmasa İzmir güne uyanır mı?” Sorun sadece bir işletmenin kapanması değil, bir kültürel mirasın kayboluşu. Bu sadece Buca’nın ya da İzmir’in değil, tüm Türkiye’nin meselesi.

    Boyozu kaybetmek, aslında kent belleğinden bir parçayı da kaybetmek demek. Küçük esnafa ve yerel lezzetlere sahip çıkmak, aslında kendi tarihimizi ve kültürümüzü de korumak anlamına geliyor. Bu şehir, küçük ama güçlü değerleriyle ayakta kalıyor.

    İzmir acaba bir gün bu lezzetini de kaybeder mi? Belki de çözümler, küçük adımlarda gizlidir. Ama biz gerçekten elimizden geleni yapıyor muyuz? Herkesin kendi cevabını bulması gereken, küçük ama derin bir soru bu.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun İnce Hamuru ve Kalın Sorunlar

    Boyozun İnce Hamuru ve Kalın Sorunlar

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Güneş henüz tam tepeye varmadan, Buca’nın dar sokaklarında mis gibi boyoz kokusu yükselmeye başlamıştı. Sabahın koşturmacasında bir simitçiye selam çakan bir yaşlı amca, ‘Buca’nın boyozu giderse ne yaparız bilmem’ diye kendi kendine söyleniyordu. İşte, boyozun ince hamurunda bu memleketin tarihi ve kimliği vardı, kaybolursa ne yazık ki sadece bir lezzet değil, bir kültür mirası da kaybolacak.

    Buca’nın efsanevi boyozcusu kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Evet, sadece bir pastahane değil, İzmir’in özünden bir parça bu. Pandemi öncesinde de zorluklar yaşamıştı; ekonominin dalgalı denizlerinde ayakta kalmak hiç de kolay değil. Ancak sosyal dayanışma ve yerel ekonominin desteklenmesi, her daim İzmirlinin gündeminde olmuştu. Şimdi ise bu dayanışma ruhunu yeniden canlandırmak gerekiyor.

    Kültürel değerlerimizin hızla yok olması, büyük ölçüde küreselleşmenin etkisiyle geleneksel işletmelerin ayakta kalamamasıyla ilgili. Geçmişte de benzer kaderi paylaşan birçok yerel işletme oldu. Kemeraltı’ndaki tarihe tanıklık eden dükkanların yerini ulusal ve uluslararası zincir mağazalar aldı. Her gelen ağacı köküyle söker, ancak İzmirli köklerini toprağa daha sıkı bağlar.

    İzmir’in sembollerinden boyoz, basit bir hamur işi değil, kentin geçmişine ışık tutan bir hazine. Bir yandan göçmenlerin sofralarında yer bulurken, diğer yandan İzmirlinin sabah kahvaltısında çayın yanında eksik olmaz. Boyozun bu kadar benimsenmesi, kentin çok kültürlü dokusunun bir yansıması. Ancak ekonomik baskılar karşısında direnmesi, sadece işletmecilerin değil, tüm İzmirlinin sorumluluğu.

    Sokak köşelerinde, eski usul pastanelerde, hani şu ucuza doyulacak yerlerde, bir köşe kapmış İzmirli vatandaşların gönlünde nasıl bir yeri var boyozun, hiç düşündünüz mü? Gevrekçi Hakan abi, ‘Ben çocukken de gelirdim bu pastahaneye. Annem elime birkaç kuruş sıkıştırırdı, boyoz almadan dönemezdim. Şimdi çocuklarımıza anlatacak bir hikaye daha kaybetmek istemem’ diyor. İşte bu, sadece bir boyoz meselesi değil, memleket meselesi.

    Tenekeci esnafından üniversiteli genç kıza, herkesin bir kez olsun uğradığı bu mekanlar, şehrin dinamik sosyal yapısının bir parçası. Eğer bir şeyler değişmezse, sadece bir tat değil, aynı zamanda Buca’nın, hatta tüm İzmir’in ruhu da eksilecek.

    Şimdi soruyorum: Bu akan zamana, bu değişen dünyaya karşı boyozun ince hamurunu nasıl koruyacağız? Esnafı nasıl destekleyeceğiz? Yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak için, sadece nostaljide takılı kalmamalı, elimizdeki değerlerin kıymetini bilmeliyiz. İzmirli, kalbinden çıkarıp gözlerin önüne koyar. Başka yere gitmez, burada kök salar. Hadi bakalım, bir boyoz eşliğinde düşünme zamanı: Yarın ne yapacağız ki, bu değerleri yarına taşıyalım?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun İzinde: Giden Bir Değerin Ardından

    Boyozun İzinde: Giden Bir Değerin Ardından

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Sabahın ilk ışıkları henüz gün yüzüne çıkmamışken, Buca’nın arka sokaklarından mis gibi boyoz kokusu yükseliyordu. Emektar bir boyozcu, elindeki tepsiyle dükkânının demir kapısını açtı ve bir umutla yeni güne başladı. Fakat ne var ki, o sabah boyozlar daha az sayıda pişmişti — içerideki endişe kokusunu bastırmaya yetmeyen sıcak hamurların yanında.

    Bu memleketin mutfağı, her zaman zenginliği kadar direnciyle de anılır. Buca’nın boyozcusu da tam bu direncin sembolüydü. İzmir’in meşhur lezzeti, belki de bir Yahudi mirası olarak bu topraklara taşınmıştı. Yıllar boyu, kemikleşmiş bir alışkanlıkla İzmirlilerin kahvaltı sofralarını süsledi. Ancak şimdi bu boyozcu, ekonomik zorluklarla boğuşuyor ve kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.

    Ekonomik sıkıntılar, pandemi sonrasında daha da ağır bir hale büründü. Kiraların süreki artışı, un fiyatlarındaki dalgalanmalar ve enerji maliyetleri… Küçük esnaf, dev bir dalga gibi üzerine gelen bu yüklerin altında eziliyor. Belki de bu yüzden, yılların emektarı boyozcu, bir sabah daha eksik tepsiyle karşılıyor müşterilerini.

    Buralarda esnaf olmak her zaman zordu. İzmir’in geçmişinde pek çok anı, sokak aralarındaki bu küçük dükkânlarda birikir. 1970’lerde, öğrenciler sabah derslerine yetişirken ellerinde boyoz kağıtlarıyla koştururdu. Şimdi o gençler, belki de torunlarına anlatacak hikâyeler bulamayacak. Çünkü efsane boyozcular büküldüğünde, kent de bir parçacığını kaybeder.

    Boyoz, sadece un, su ve yağdan ibaret değildir. İçinde yılların emeği, ustanın sevgisi ve İzmir’in ruhu vardır. Efsaneleşmiş bir boyozcunun kapanma riski, bir kültürel mirasın göz göre göre yitip gitmesi anlamına gelir.

    Gevrekçi Hakan Abi, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde işine koyulmuştu. Boyozcunun önünden geçerken, “Ne olacak bu işlerin sonu?” diye düşünmekten kendini alıkoyamadı. Bakışlarındaki tedirginlik, aslında bir mahallenin ortak duygusuydu.

    Yitip giden sadece bir boyozcu değil, bir kentin kültürel dokusunu oluşturan o küçük taşlar. Sözde büyük projeler, devasa yatırımlar konuşulurken, mikro düzeyde değerlerin unutulması ne acı. Her şeyin daha geniş bir perspektifte değerlendirildiği şu günlerde, bu tür küçük işletmeler ne yazık ki gözden kaçıyor.

    Bir sabah uyandığımızda, o tanıdık kokunun yerini koca bir boşluk aldığında ne yapacağız? Kapanan bir dükkân yalnızca ekonomik bir kayıp değildir. Sokağın sesi, kültürün nefesi ve insanların hatıraları da onunla birlikte silinir. İşte o zaman, kent bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

    — Cengiz Akın · İzmir Radar köşe yazarı