Kategori: Köşe Yazıları

Cengiz Akın’ın günlük köşe yazıları — İzmir gündemi yorumu, hikaye-vari analiz.

  • Çeşme’de Rüşvetle Kirlenen Kumsallar

    Çeşme’de Rüşvetle Kirlenen Kumsallar

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Çeşme’nin Ilıca Plajı’na doğru yürüyüşe çıkmıştım. Sabahın ilk saatleriydi; deniz sessiz, kumsallar boş, sadece martıların narin çığlıkları yankılanıyordu. Bir yandan esnaf dükkanlarını açıyor, plaj kafeleri kahvaltı servisi için hazırlanıyordu. İşte bu huzur dolu sabahın içine karışmış bir ses, bambaşka bir gerçekliğin kapısını araladı: “Duydun mu, belediyede rüşvet meselesi patlak vermiş.”

    Çeşme’de rüşvet iddiası, aslında birçok insan için şaşırtıcı değildi. Yıllardır turizmin kalbi sayılan bu yarımada, belediye koridorlarında dönen dolaplarla zaman zaman anılır. Geçmişte de benzer söylentilerle karşılaşmıştık, ancak bu sefer işin boyutu biraz daha farklı gibi. Görüntüler, olayın bir hayal ürünü olmadığını somut bir biçimde ortaya koyuyor.

    Buralarda turizm sezonu, altın değerindedir. Her yıl binlerce turistin akını, yerel esnaf ve turizm işletmelerinin en büyük geliri olur. Ancak bu yoğunluk, bazı fırsatçıların iştahını kabartıyor. Belediyede belirli pozisyonlarda olanlar, işin kolayını bulup cebe çalışan bazılarını rahatsız etmiyor. Üstelik bu işten sadece birkaç kişi değil, organizasyonun daha geniş bir kesimi çıkar sağlıyor gibi görünüyor.

    Rüşvet iddiasının ortaya çıkması elbette birçok soruyu beraberinde getiriyor. Bu işin sorumlusu kim? Kim hangi oranda bu işten yararlanıyor? Görüntüleri çeken mimar, belki de farkında olmadan daha derin bir bataklığın kapağını aralamış olabilir. Belediye yönetimi, bu durumu açıklığa kavuşturmak, kamu güvenini yeniden inşa etmek zorunda.

    Belediyelerde rüşvet iddiaları, kamu hizmetine gölge düşüren bir gerçek. Her seçim döneminde vaat edilen ‘temiz yönetim’ ilkelerinin bir hikaye mi yoksa gerçek bir söz mü olduğunu sorgulatıyor. İster istemez, ‘yaşananlar buzdağının görünen kısmıysa?’ diye düşünmekten alıkoyamıyor insanı.

    Gevrekçi Hakan abi, sabah saatlerinde hem gevreği satıyor hem de yanındaki müşterilerle olan biteni konuşuyordu. “Biz burada ekmek derdindeyiz ama bak gör, onlar cebi doldurma peşinde.” dediğinde, plajdaki huzurun üzerindeki kara bulutları hissettim. Yılların esnafı o, Çeşme’nin tüm yükseliş ve düşüşlerine tanıklık etmiş bir isim.

    Bu tür olayların üzerine gitmek, sorumluları ve sistemdeki aksaklıkları bulmak gerek. Yetkililerin bu olay karşısında nasıl bir duruş sergileyeceği, gelecekte benzer durumların önlenmesi açısından önem taşıyor. Sorun sadece Çeşme’ye özgü değil; bu tür olaylar ülkenin pek çok bölgesinde görülmekte. Ancak bu sefer Çeşme’nin temiz kumsalları, belki de ilk kez bu kadar kirli bir olayla yıkanıyor.

    Turizmin getirdiği parıltı, bir yandan beyaz kumları altına çevirirken, ama aynı kumlara kara bir leke düşürüyor. Çeşme’nin, fotoğraflarda rengarenk görünen, ama gerçekte rüşvetle kirlenen kumsalları, bu iddialarla daha da grileşiyor. Yetkililerin, bu kirli lekenin temizlenmesi için harekete geçmesi artık bir zorunluluk. Yarın sabah yine Ilıca Plajı’na doğru yürüdüğümde, martıların sesine karışacak başka kirli hikâyelerin duyulmaması umuduyla…

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    Çeşme’de belediyede rüşvet iddiaları nerede ortaya çıktı?

    Rüşvet iddiaları, Çeşme’nin Ilıca Plajı ve çevresinde belediyede yaşanan olaylarla gündeme geldi.

    Rüşvet iddialarını ortaya çıkaran kişi kimdir?

    Görüntüleri çeken kişinin bir mimar olduğu belirtiliyor.

    Çeşme’deki rüşvet iddiaları turizmi nasıl etkiliyor?

    Rüşvet iddiaları, turizmin kalbi olan kumsalların temizliğine gölge düşürüyor ve kamu güvenini sarsıyor.

    Belediyede rüşvetten kimler faydalanıyor?

    İddialara göre sadece birkaç kişi değil, organizasyonun daha geniş bir kesimi bu işten çıkar sağlıyor gibi görünüyor.

    Çeşme’de rüşvet iddialarına karşı yetkililerden ne bekleniyor?

    Yetkililerin, bu kirli lekenin temizlenmesi için harekete geçmesi artık bir zorunluluk olarak görülüyor.

  • Sıcakta Soluksuz: İZBAN Yolcularının Terli Sabahı

    Sıcakta Soluksuz: İZBAN Yolcularının Terli Sabahı

    İzmir Radar Yazı Masası · Köşe yazısı

    Sabahın erken saatlerinde Alsancak Garı’ndan geçen İZBAN treninin kapıları açıldığında yolcular arasında yayılan homurtular, yükselen sıcaklığın habercisiydi. Gecikmiş bir trenin kalabalığıyla zorlaşan bu yolculukta, klimaların çalışmaması ise tuzu biberi oldu. Sayısız insan, birbirine yakın mesafede ter içinde bir yolculuğa başlamıştı.

    İzmir’in uzun yazlarıdır böyle olduğu, sabahın ilk ışıklarından itibaren şehrin sıcağa karşı verdiği savaş malum. Aslında bu kronik sorun, kentimizin gelişmiş toplu taşıma sistemlerinde bile çözülememiş gibi görünüyor. Her yaz, İZBAN gibi toplu taşıma yollarında klimaların arızalanması ve bu türden problemlerin baş göstermesi neredeyse bir gelenek haline geldi.

    Hatırlarsanız, daha önce de Büyükşehir Belediyesi’nin benzer alt yapı sorunlarıyla karşılaştığı dönemler olmuştu. Trenlerdeki aşırı kalabalık ve klimasızlık, bu sorunların başında gelir. Ancak her seferinde daha fazla yolcu taşımak için yapılan yatırımların, bu temel konfor ihtiyaçlarıyla nasıl bu kadar bağdaşmadığını anlamakta güçlük çekiyorum.

    Bu sabah yaşanan sıkıntının iki yönü var: Bir yanda, işe ya da okula yetişmeye çalışan, bir yanda da konforlu bir yolculuk beklerken hayal kırıklığına uğrayan İzmirli vatandaşlar. Bir diğer yanda ise bu sorunların çözülememesi nedeniyle eleştirilerin odağı haline gelen yetkililer. Her biri, kendi konumunda bir ironi barındırıyor.

    Büyükşehir Belediyesi’nin yıllardır süren altyapı çalışmaları, bu tür durumlarda neden yetersiz kalıyor? Neden klimaların bakımı bu kadar ihmal ediliyor? Ve daha da önemlisi, neden bu gibi sorunların çözümüne yönelik etkili bir adım atılamıyor? Aslında, bu soruların cevapları yerel yönetimden bekleniyor.

    Gündelik hayatın telaşı içinde, sıradan bir İzmirli olan Gevrekçi Hakan, müşterilerine sabahın erken saatlerinde gevrek satarken şahit olmuş bu duruma. “Yolcuların yüzünden ter damlaları damlıyordu,” diyor Hakan. “Hepsi bıkkın ve bezgindi.” İşte bu sıradan bir günün sıradan bir sahnesi, ama aslında büyük bir sorunun göstergesi.

    Bu tür aksaklıklar, sadece anlık bir rahatsızlık değil, uzun vadede İzmir gibi büyük bir kentin yaşam kalitesini doğrudan etkileyen faktörlerdir. Sorun sadece klimaların çalışmaması değildir, aslında halkın vergileriyle ayakta duran ve kamu hizmeti vermesi beklenen toplu taşıma sisteminin insanlara sunduğu kalitenin düşüklüğüdür. Belki de sormamız gereken en kritik soru şudur: Daha kaç yaz geçecek bu sorunlar çözülmeden?

    Bir çözüm arayışına girmek daha kaç imkânsız sabahı göze almaktır? İzmir’in sıcaklarında, klimasız bir tren yolculuğu sadece bir başlangıç olabilir. Bu sabah treninin yolcuları, sadece bir sabah terle kaplı kalabalığın temsilcisi değildi; aslında daha büyük sorunların işaret fişeğiydi. O sorunlar ki, çözüm bekleyen daha birçok konuyu kapsıyor.

    Yolculuğun sonunda, belki de herkes kendi işine, okuluna vardığında, bu sabahki zorluğu unutacak. Ancak unutulmaması gereken şey, bu tür sorunların tekrar etmemesini sağlamak adına yetkililerin ne tür adımlar attığı olacaktır. İzmir’in sıcağında yolculuk yaparken ter içinde kalan binlerce İzmirliden biri, gelecekte daha serin ve rahat yolculuklar yapabilecek mi? Bu, cevabı henüz verilmemiş bir soru olarak kalıyor.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Vapurda Nefes Almak: İzmir’in Ulaşım Çilesi

    Vapurda Nefes Almak: İzmir’in Ulaşım Çilesi

    Punta’nın Köşesi — Demir Köseoğlu · İzmir kent kimliği, gentrifikasyon, Levanten miras. Lirik-iğneleyici.

    Karşıyaka İskelesi’nde sabahın erken saatleri… Bir zamanlar sessizliğin hüküm sürdüğü bu iskele, güneş henüz tam doğmamışken bile insan seliyle kıpır kıpır. Vapurun gelişiyle bir telaş başlıyor; kalabalık, ince bir kuyruk olup Alsancak’a doğru yola çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu vapur, kapasitesinin çok ötesinde yüklenmiş durumda, tıpkı şehrin üstünde dolanan bulutlar gibi…

    Burası eskiden sabahları huzur bulmanın adresiydi. Ege’nin masmavi sularının üzerinde sessizce süzülen vapurlar, günün en tatlı saatlerini müjdelerdi. Fakat bugün, bu suyun üstünde geçen zaman dilimi, bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Nasıl mı? Kapasitesinin yüzde 120’sine ulaşan yolcu sayısıyla… Ve işte burada, vapur yolculuğu denince akla gelen o naiflik, yerini bir kaosa bırakıyor.

    Vapur, İzmir için sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda kültürel bir simge. Kordon boyunca ilerlerken, geride bıraktığı köpükler arasında görüş açınıza giren İzmir manzarası, birçok kişi için iş gününün en keyifli anı olabilir. Ama şimdi işler değişiyor. Her sabah bir yarış başlıyor; bu yarışın ne kazananı var ne de keyif veren bir ödülü. Sadece işe yetişmenin telaşı…

    İZDENİZ, yeni sefer planlarını masaya yatırmış durumda. Peki, bu neyi değiştirecek? Belki daha fazla sefer, belki daha fazla deniz otobüsü, belki de bilet fiyatlarına zam. Kim bilir… Ancak bildiğimiz bir şey var, İzmir’in ulaşım çilesi sürekli evrim geçiriyor ve bu evrim her zaman olumlu yönde değil.

    Sıradan bir İzmirli için vapur yolculuğu, şehirdeki günlük hayatın bir parçası. Sabahları Alsancak’a, akşamları Karşıyaka’ya… Fakat son zamanlarda, bu yolculuklar daha çok insanın birbirine sarıldığı, nefes almanın zorlaştığı, bir tür kapana kısılmışlık hissi yaratan anksiyeteli bir deneyime dönüştü. Şirketlerde çalışmaya başlayan gençler, öğrenciler ve hatta emekliler… Hepsinin şikayeti aynı: “Bu kalabalıkta nefes bile alamıyoruz.”

    İzmir’de ulaşım, her dönem tartışma konusu olageldi. Fakat çözüm önerileri, genellikle geçici çözümlerle sınırlı kaldı. Deniz ulaşımı, bu şehrin karakterine en uygun çözümlerden biri gibi görünse de, kapasite sorunları ve artan yolcu talebi, bu denklemi karmaşık hale getiriyor.

    Kent merkezlerinden işe gidiş gelişlerin artması, yeni yerleşim alanlarının devreye girmesi, bu sorunları besleyen temel faktörler. Ancak asıl mesele belki de, kentin ulaşım altyapısının, hızla artan nüfus ve değişen yaşam alışkanlıklarına uyum sağlayamaması.

    Sorunun çözümü için kimlerin devreye gireceği ya da nasıl bir yol izleneceği belirsiz. Ancak şurası bir gerçek: İzmir’in ulaşım çilesi, sadece bir vapur hattı meselesi değil, kentin kimliğini ve yaşanabilirliğini etkileyen büyük bir sorun.

    Günün sonunda, İzmirli için vapur sadece bir araç değil, yaşamın ritmini belirleyen bir metafor. Öyle ki, bu ritim bozulduğunda, şehir de bozuluyor. Sahi, bir vapurda nefes almak bu kadar zor olmamalıydı, değil mi?

    — Demir Köseoğlu · Köşe yazarı

  • İzmir’in Dalgaları: Karşıyaka Vapurundaki Yoğunluk ve Unutulan Yolcu

    İzmir’in Dalgaları: Karşıyaka Vapurundaki Yoğunluk ve Unutulan Yolcu

    Vapurun Tribünü — Orhan Vapuroğlu · İzmir sporu: istatistik değil hikâye.

    Gün daha yeni ağarmışken, Karşıyaka İskelesi’nde bekleyenlerin oluşturduğu uzun kuyruğun sesi, vapurun motor gürültüsüne karışıyor. Bu yoğunluk, İzmir’in sabah rutinlerinden biri hâline gelmiş durumda. Her geçen gün artan kalabalık, deniz üzerinden Alsancak’a ulaşmaya çalışırken, İZDENİZ’in yeni sefer planları ise hâlâ masada, gerçekleşmeyi bekliyor.

    Karşıyaka vapuru, İzmir’in simgelerinden biri. Denizle iç içe bir şehirde, bu ulaşım şekli hem nostalji hem de hızlı ulaşım imkânı sunuyor. Ancak son zamanlarda, yolcu kapasitesinin yüzde 120’lere ulaştığı haberleri, deniz ulaşımının artık yetersiz kaldığını gösteriyor. İZDENİZ’in bu durumu çözmek için sefer planlarını yeniden gözden geçirmesi bekleniyordu, ama hâlâ elle tutulur bir adım atılmış değil.

    Yerel yönetim, İzmir’in ulaşım ağına deniz yollarını daha etkin bir şekilde entegre etmek için projeler üzerinde çalıştığını söylüyor. Ancak vaatler, pratikteki karşılığını her zaman bulamıyor. Karşıyaka’dan Alsancak’a sabah saatlerinde yapılan bu kısa yolculuk, İzmirlilerin deniz ulaşımına olan güvenini sarsıyor. Oysa ki, denizden geçen bu taze sabah havası, yoğunluğun getirdiği stresle birleşince, pek de rahatlatıcı olmuyor.

    Sabahın erken saatlerinde, sınavına yetişmeye çalışan öğrenciler, işine yetişme telaşında olan çalışanlar ile emekli denizciler bir vapur boyunca yan yana. Herkesin amacı ortak: Bir an önce karşı kıyıya ulaşmak. Ancak bu kalabalık, her gün daha da artıyor ve yolcuların sesi giderek yükseliyor. “Bir çare bulunmazsa, yakında denizde bile trafik sıkışıklığı yaşayacağız,” diyor, iskelede bekleyenlerden biri.

    Bu sorunla mücadele eden sadece yolcular değil. Vapurun kaptanı da, bu yoğunluk karşısında çaresizliğini dile getiriyor. “Yolcuları sığdırmak için elimizden geleni yapıyoruz, ama vapurun kapasitesi sınırlı,” diyor. Deniz trafiğinin artırılması gibi basit görünen bir çözüm, aslında denizde de karadaki gibi sıkışıklık yaratabilir mi? Bu, halkın ve yetkililerin ortak noktada buluşmasını gerektiren önemli bir soru.

    İzmir’in denizle olan bağı, birçok açıdan şehir kültürünün bir parçası. Ancak ulaşımda yaşanan bu sıkışıklık, İzmir’in deniz ulaşımını yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Trenler, otobüsler ve metrolar yetmezmiş gibi, şimdi sıra deniz yollarında. Peki, bu yolculuğun sonunda yolcusuz bir vapur hayal etmek mümkün mü? Ya da kalabalık altında ezilen bir vapur daha ne kadar böyle devam edebilir?

    Yolcuların çaresizliği, İZDENİZ’in çözüm bulma çabaları ve kent yönetiminin vaatleri arasında bir denge kurulabilir mi? İzmir’in dalgaları, bu sorunun cevabını bekliyor. Tıpkı her sabah vapurda bekleyen yüzlerce İzmirliden biri gibi. Spor teriminden bir mecazla kapatalım: Deniz üzerindeki bu maçta, top kimin sahasında?

    — Orhan Vapuroğlu · Köşe yazarı

  • Karşıyaka’da Tıklım Tıklım Vapur: Deniz Havası Aldı Başını Gitti

    Karşıyaka’da Tıklım Tıklım Vapur: Deniz Havası Aldı Başını Gitti

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · Pazar, mahalle ve gündelik hayat; kadın gözüyle.

    Sabahın erken saatlerinde Karşıyaka İskelesi’nde balık istifi misali vapur kuyruğunu görünce, ‘İzmirli olmak çok mu zorlaştı yoksa?’ diye sordum kendi kendime. Tepende serin deniz esintisi yerini bir an önce kalkmak isteyen insanların birbirine karışmış sabırsız nefeslerine bırakmış. Kim demiş İzmir’de deniz ulaşımı rahat olur diye? Sabahın ahengi, vapur düdüğünün telaşıyla bölünüyor.

    Karşıyaka-Alsancak hattı, İzmir’in en işlek deniz ulaşım yollarından biri. Yıllardır Ege’nin esintisini insanlara en güzel haliyle sunarken, bu sabah başka bir telaşın içine düştü. Yolcu kapasitesinin yüzde 120’ye ulaşması, sadece toplumun deniz ulaşımına olan talebini değil, plansızlığın nelere sebep olabileceğini de bir kez daha gösterdi. Herkesin içinden bir haykırış: ‘Ne zaman bitecek bu yoğunluk?’

    İZDENİZ yetkilileri ise yeni sefer düzenlemeleri için masabaşında. Herkesin gözü onlar da, ellerinde bir çözüm var mı diye. Ama sadece masada konuşmak yetmiyor, bu sorunun aslında daha derin bir kökeni var. İzmir’in nüfus artışı, kentleşme ve plansız toplu taşıma politikaları başlı başına birer sorun yumağı haline geldi. İZDENİZ’in yeni bir sefer planı elbette ki gerekli, fakat diğer birçok ulaşım aracıyla da eşzamanlı düşünülmesi şart.

    Bornova’da Hatice Teyze, bu yoğunluktan en fazla muzdarip olanlardan. Her sabah çalıştığı yere gitmek için vapur sırasına girerken, ‘Geç kalmamak için daha erken mi kalkmalıyım?’ diye düşünürken buluyor kendini. Bir yandan da işten dönerken aynı kalabalıkla, aynı sıkışıklıkla yüzleşiyor. Azıcık deniz havası almak için bu çileye değer mi? Hatice Teyze için bu sabahlar, mücadelenin ve sabrın birleştiği anlar sanki.

    Kent yaşamının ortasında, vapur yolculuğunun bu kadar zor olması ne acı! Halbuki bir deniz ülkesiyiz ve deniz ulaşımı en büyük avantajlarımızdan biri olmalıydı. Fakat bu yoğunluk ve plansızlık içinde, küçük insanın sesini kim duyacak? İZDENİZ masada tartışırken, bizler hangi deniz havasını soluyoruz? İşte bu, hepimizin göğsünü sıkan bir gerçek. Gözler hep yaşananlarda; ama kimse gerçekten çözüm bulmaya niyetli mi, işte asıl soru bu! İşte gözlemlediğim bu yoğunluk, küçük bir vapurda yaşanan büyük bir şehir hikayesi. Tedirgin ama sıcak; umutsuz ama kararlı; İzmirli olmak belki de bu demek, kim bilir…

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı

  • Vapur Kuyruğu: Bekleyenler Sadece Yolcu mu?

    Vapur Kuyruğu: Bekleyenler Sadece Yolcu mu?

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Karşıyaka İskelesi’nde sabah trafiği her zamanki gibi. İnsanlar, sabahın erken saatinde Alsancak’a geçmek için kuyruğa girmiş, birbirinden habersiz yüzlerce çift ayakkabı ahşap zeminin üzerinde tıkırdıyor. Arka sıralardan bir çift, “Bu sefer de kırmızı vapura binemedik ya, ne zaman adım atarız acaba?” diyor. Onların bu sabrı, İzmirlilerin duyduğu sıkıntının kelimeye dökülmüş hali.

    İzmir’de sabah vapuru, sadece bir ulaşım aracı değil. Bu şehirde yaşamanın bir parçası. Şu sıralar ise, Karşıyaka-Alsancak arasında diğerlerinden daha kalabalık. İddialara göre, yolcu kapasitesinin yüzde 120’ye ulaşması, İzmirlilerin zaten alışık olduğu sıkıntıyı daha da derinleştirmiş durumda. İZDENİZ bu yoğunluğu hafifletmek için yeni sefer planları yapmayı düşünüyor ancak bu planların ne zaman ve nasıl hayata geçirileceği meçhul.

    Bu yoğunluk yeni bir durum değil aslında. Tarihinde denizle iç içe yaşamış bir şehir için vapurla seyahat etmek, İzmir’in en bilindik ve kültürel kodlarından biri. Vapur beklemek ise, İzmirlinin, belki de istemeden, ama mecburen bir parçası olduğu bir gelenek. Ancak son dönemlerde toplu ulaşımın aksaması ve gecikmeler, hem çalışanların hem de öğrencilerin günlük yaşamını olumsuz etkiliyor.

    Her sabah vapur sırasına giren genç bir öğrenci, “Akranlarım metroyla, otobüsle işe veya okula giderken, ben vapurla işe gitmek için saatlerce bekliyorum. Sabahları körfez manzarası güzel ama bu sıkışıklık can sıkıcı,” diyor. Yolcuların bu serzenişleri, yerel yönetimin neden bu konuda daha hızlı adımlar atmadığını sorgulatıyor. Zira herkesin derdine derman olacak bir çözüm, yıllar boyu dilde dolanıp durmuş ama iş uygulamaya gelince, bir türlü sonuç alınamamış.

    İZDENİZ’in masasında olan yeni sefer planları ne kadar umut verici, ya da kağıt üzerinde kalacak bir çözüm mü? Körfezdeki dizilimde vapur sıklığını arttırmak, belki de diğer ulaşım araçlarıyla daha entegre bir sistem kurmak, birçok İzmirli’nin hayatını kolaylaştırabilirdi. Ancak bu planlar daha önce de gündeme geldiğinde, çoğu kez lafta kaldı; çünkü uygulamaya konulması için gereken bütçe veya siyasi irade eksikti.

    Bu hengâmede sıradan İzmirli’nin hayatı nasıl etkileniyor? Taksici Mehmet abi, sabah saatlerinde vapurdan inen yolcuların sayısını tahmin ederken, “Körfezden gelen yolcu kalabalığı, taksiye rağbeti artırıyor,” diyor. Taksiciler için bu bir avantaj gibi görünse de, aslında kent trafiğini daha da zorlaştırıyor. Mehmet abinin dediği gibi, “Vapur çalışsa da, hepimiz birden yola çıkıyoruz.”

    Karşıyaka iskelesinde bekleyenler sadece yolcular değil. Bu bekleyiş, aslında herkesin sabrının test edildiği bir süreç. İnsanlar daha erken kalkarak, daha fazla zaman ayırarak bu yolculuğu göze alıyor ama çözüm hâlâ ufukta değil. Bekleyen sadece vapur değil, İzmirlilerin çözüm umudu da arafta kalmış durumda. Beklenen çözüm bir gün gelecek mi, yoksa İzmirlinin sabrı muallakta mı kalacak?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • İzmir’in CHP’ye Desteği: Karşılıksız Vefa mı?

    İzmir’in CHP’ye Desteği: Karşılıksız Vefa mı?

    İzmir Radar Yazı Masası · Köşe yazısı

    İzmir, 1999’dan bu yana CHP’ye kesintisiz destek veriyor. Ahmet Piriştina ile başlayan bu sadakat zinciri, Aziz Kocaoğlu ve ardından Tunç Soyer ile devam etti. Son yıllarda Cemil Tugay’ın Karşıyaka Belediye Başkanlığı görevine gelmesiyle bu vefa bağının devamı sağlandı. Ancak, İzmir halkının bu koşulsuz desteğinin karşılığı sorgulanmalı. CHP’nin İzmir’e sunduğu belediyecilik hizmetleri, bu sadakatin hakkını verecek düzeyde mi?

    Belediyecilik performansı, İzmir’de eleştirilerin odağında. 2020 Bayraklı depremi sonrası kentsel dönüşümün yavaş ilerlemesi, halkın güvenliğini tehlikeye atıyor. Bayraklı’da hâlâ dönüşüm bekleyen yapılar var. Konak metrosu projesinin sürekli gecikmelerle karşılaşması, yıllardır süren bir problem. Karşıyaka tramvay seferlerinde yaşanan aksamalar, vatandaşların günlük hayatını zorlaştırıyor. Bostanlı ve Karşıyaka sahillerinde ise bakım eksiklikleri dikkat çekiyor. Tüm bu sorunlar, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin daha etkin bir yönetim sergilemesi gerektiğini gösteriyor.

    Su ve ulaşım konularında ise sorunlar derinleşiyor. 2023 Haziran ayında İZSU’nun damacana suya yaptığı zam, hane halkını ekonomik açıdan zorluyor. İZSU sayaç krizi, su tüketiminde belirsizlik yaratırken, ESHOT’un sefer iptalleri, toplu taşımada ciddi aksamalar yaşanmasına neden oluyor. Bu problemlerin çözümü için belediyeye iletilen şikayet kanalları etkili çözümler üretemiyor. Şikayetlerin nereye iletildiği ve nasıl değerlendirildiği belirsizliğini koruyor.

    Özgür Özel, CHP’nin yeni genel başkanı olarak İzmir’de mitingler düzenliyor ancak kentteki belediye performansını denetlemek gibi bir yaklaşımı yok. Cemil Tugay’a yönelik herhangi bir parti içi hesap sorma mekanizması işler durumda mı? Yoksa CHP, İzmir’de “her şey yolunda, oylar zaten geliyor” anlayışı ile mi hareket ediyor? Parti içindeki bu denetimsizlik, CHP’nin İzmir’deki etkinliğini ve halkın güvenini zedeleyebilir.

    Cemil Tugay’ın Karşıyaka Belediye Başkanlığı’na aday olarak belirlenme süreci de tartışma konusu. Önseçim yapılmadan, adayın nasıl belirlendiği merak konusu. Bu kararın parti tabanına sorulmadan, Ankara’dan ya da parti merkezinden mi geldiği belirsiz. İzmirli seçmen, bu tür karar süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmak istiyor.

    CHP’nin İzmir’i sadece bir “oy deposu” olarak gördüğü eleştirisi de dillendiriliyor. Genel seçimler öncesi miting alanı olarak kullanılan şehir, sonrasında belediyecilik hizmetleri açısından ihmal ediliyor. Bu modelin sürdürülebilirliği tartışmalı. İzmir, sadece seçimler öncesinde hatırlanan bir şehir olmaktan çıkmalı.

    İzmirli seçmenin önünde farklı tercih seçenekleri var. Parti içi muhalefeti artırmak, alternatif adaylar talep etmek ve oy verme kararını daha bilinçli ve koşula bağlayarak almak önemli adımlar olabilir. İzmir’de CHP’ye verilen desteğin, yalnızca vefa duygusuyla değil, somut belediyecilik performansı ile de hak edilmesi gerekiyor. İzmir’in geleceği, ancak bu bilinçli yaklaşımla daha sağlam temellere oturabilir. Seçmenlerin, şehri ve yaşam kalitesini merkeze alarak taleplerini daha net ve güçlü bir şekilde dile getirmesi şart.

    — Cengiz Akın · Köşe yazısı

  • Suya Zam, İzmirli Kadınlara Yük

    Suya Zam, İzmirli Kadınlara Yük

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · Pazar, mahalle ve gündelik hayat; kadın gözüyle.

    Bornova’nın sevilen pazarlarından birinde, tezgahların arasından yükselen “sıcak” sesler, bugünlerde başka bir konuya odaklanmış durumda. Cebindeki her kuruşu hesaplayan Hatice teyze, yanındaki komşusuna dert yanıyor: “Suya bir zam daha gelmiş. Bu yaz nasıl geçecek, Allah sonumuzu hayretsin!”

    İzmir’de yaz aylarının bunaltıcı sıcaklarında serinlemenin en temel yolu soğuk bir bardak su. Ancak, suyun fiyatı serinlemenin önünde büyük bir engel oluşturmaya başladı. Haziran ayında damacana suya gelen 30 TL’lik yeni zam, İzmirli ailelerin bütçelerini derinden sarsıyor. Özellikle dar gelirli ailelerde su, artık bir lüks haline geldi desek abartmış olmayız. İlginçtir ki, bu ekonomik yük de en çok ev ekonomisinin asıl yükünü çeken kadınların omuzlarına biniyor.

    Geçmiş yıllarda da benzer zamlar yaşandı elbette, ama bu seferki artış, suyun temel bir ihtiyaç olduğunu unutturmaya yetecek kadar sert. Üstelik, artan maliyetlerin, su dağıtım şirketleri için bir bahane mi yoksa gerçek bir maliyet artışı mı olduğuna dair tartışmalar da sürüyor. Firmalar, üretim ve taşıma maliyetlerinin arttığını iddia ediyor. Ancak bu durumdan kimler, ne kadar çıkar sağlıyor, işte burası biraz karışık.

    Özellikle tek maaşla geçinmeye çalışan ailelerde, evdeki kadınlar ekonomiyi dengelemenin yollarını arıyor. Konak’taki iki çocuk annesi Ayşe, “Markete gidip bir ekmek alana kadar bile düşünmek zorundayım artık. Çocuklar susadığında su verememek ne demek, bir bilseniz,” diyor. Ayşe gibi kadınlar, bu yeni zamlarla başa çıkmanın yollarını bulmaya çalışırken, bir yandan da artan diğer yaşam maliyetleriyle savaşıyor.

    Su, bir yandan yaşamın kaynağı, diğer yandan İzmir gibi sıcak şehirlerde hayatta kalmanın en temel yollarından biri. Her yaz, su fiyatlarının artışı karşısında aynı huzursuzluk kendini gösteriyor. Bu artışlar sadece aile bütçelerini değil, toplumun suya erişim hakkını da tehdit ediyor. Yerel yönetimler, bu konuda daha etkili adımlar atmalı. Su gibi temel bir ihtiyaç, lüks olmaktan çıkarılıp herkesin kolayca erişebileceği bir düzene kavuşmalı.

    Peki, bu zamların arkasında kim var? Su dağıtım firmaları mı, üretim maliyetleri gerçekten bu kadar mı arttı yoksa başka birileri mi çıkar sağlıyor? Suya ulaşmak bu kadar zorlaşırken, kimse bu soruların yanıtını net bir şekilde veremiyor. Ancak şurası bir gerçek ki İzmirli kadınlar, bu yaz yine evdeki bütçeyi dengelemek için yeni çözümler arayacak.

    Sonuçta, suyun damlası bile kıymetli. İzmir’in sıcağı kavurur ama suyu serinletir. Fakat bu serinlik, erişimi bu denli kısıtlıyken nasıl bir huzur getirebilir? Hatice teyzeler, Ayşeler ve daha niceleri, bu yazın da üstesinden gelmenin bir yolunu bulacaklar elbette. Ama bu kez, biraz daha fazlasını sorgulamak gerekiyor: Temel bir ihtiyacın ticari bir sürpriz olarak sunulması kabul edilebilir mi?

    Yaz sıcağında suya erişmek, herkes için bir hak olmalı, bir lüks değil. Bugün pazar yerlerinde yankılanan şikayetler sadece ekonomik krizin değil, aynı zamanda sosyal bir adalet sorununun da habercisi. İzmir’in güçlü kadınları bu sorunların da üstesinden gelir mi? Muhakkak! Ancak, bu su damlasının önlerini daha da fazla kesmemesi için bir şeyler değişmeli. İzmir’deki bu su zammı, belki de bir eşik. Bir damla suyun, bütçede nasıl dalga yarattığını iyi düşündüren bir eşik.

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı

  • Sabahın Köründe Kuyruk

    Sabahın Köründe Kuyruk

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikâye.

    Uykusu hâlâ gözkapaklarında, elindeki fincandan hafifçe duman tüten kahvesini yudumlarken Bostanlı İskelesi’ne doğru ağır adımlarla ilerliyordu Serap Hanım. Henüz saat sabahın altısını biraz geçiyordu ama sıra çoktan kuyruk olmuş, denize paralel uzanıyordu. Her gün aynı manzara, her sabah aynı telaş. Bir gün, bu kuyrukların sabahın dinginliğini bozmayacağına dair umudu vardı belki de.

    Vapur seferleri, İzmirli için kentin ritmini belirleyen bir metronom gibi. Her şey tam zamanında işlese de, Bostanlı iskelesinde sabah saatlerinde yıllardır değişmeyen bir manzara: Uzayıp giden kuyruklar. İZDENİZ’in sefer sıklığını artırdık demesi, o kuyrukta bekleyenler için bir umut ışığı olmaktan çıkmış artık. Çünkü her sabah aynı koşuşturma, aynı yerinde saymak. Sanki başka bir dünyada, başka bir tempoda.

    Bostanlı’yı Karşıyaka’ya bağlayan o vapurlar, İzmir’in geçmişinde hep önemli bir noktada durmuştu. 70’lerin sonundan bu yana, kentlinin yaşamına dingin bir romantizm katan vapurlar, şimdi kenti bir ucundan diğerine taşırken başka bir anlam kazandı. O kalabalık, vapurun nostaljik tınısını biraz olsun unutturuyor elbette. Eskiden vapurda çayını yudumlayarak gazetesini okuyan İzmirli, şimdilerde ise ayakta kalacak yer bulmanın derdinde.

    Sorun, sadece kalabalık seferler değil. İşe yetişmeye çalışanlar, öğrenciler, günlük koşturmaca içinde bir an evvel karşı kıyıya ulaşmayı umanlar. Herkesin ortak noktası, sabah saatlerinde zamana karşı verilen bu mücadele. Yetkililerin çözüm stratejileri ise, çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor gibi. Daha fazla sefer, daha fazla vapur — kulağa hoş gelen bu çözümler, Bostanlı İskelesi’nin önünde bekleyenler için pek bir şey ifade etmiyor. Herkes sıcak yaz günlerinin kavurucu sıcağında, gölgede biraz daha fazla beklemek zorunda kalıyor.

    Ortada bir çelişki var, hem de büyükçe: İzmir gibi denizle iç içe bir kentte, denizin sunduğu bu doğal otoyolu tam anlamıyla kullanamamak. Büyük bir potansiyele sahip olan vapur seferleri, modern bir ulaşım sistemine evrilmişken, bu yoğunluğun çözülememesi düşündürüyor. Yerel yönetimler, ulaşım politikalarına dair kararları günlük değil, uzun vadeli planlarla almak zorunda. Aynı şekilde, yolculardan da gelen tepkiler dinlenmeli, çözümler sadece kağıt üzerinde kalmamalı.

    Serap Hanım, elindeki kahve fincanını bitirip sıranın hareketlenmesini beklerken iç çekti. Yanındaki genç öğrenciler, bir yandan güneşin ilk ışıkları altında telefonlarıyla oynarken bir yandan da günün ilk dersine geç kalmama telaşındaydılar. Karşıyaka’nın emektar vapurlarından birine binebilmek için verdikleri mücadele, günün ilk sabah sporu gibiydi adeta onlar için.

    Ve işte, vapur nihayet yanaştı iskeleye. Serap Hanım ve yüzlerce İzmirli, bir sonraki durağına doğru yavaşça ilerledi. Ama akıllarda hep aynı soru: “Yarın sabah yine aynı kuyruğun başına mı döneceğiz?” İşte, sabahın erken saatlerindeki bu masum mücadele, İzmir’in sokaklarında yankılanan daha büyük bir hikâyenin küçük bir parçası.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Vapurun Güncesi: Sabahın Erken Sürprizi

    Vapurun Güncesi: Sabahın Erken Sürprizi

    İzmir Radar Yazı Masası · Köşe yazısı

    Her sabah gibi bu sabah da Karşıyaka İskele’sinde güne başlayanlar, ellerinde çayları, yüzlerinde uyku mahmurluğu ile vapuru bekliyorlardı. Ancak bu sabah bir şeyler farklıydı; iskelede beklenmedik bir telaş ve şaşkınlık vardı. Sessizce sıralarını bekleyen insanların yüz ifadeleri bir an için dondu, çünkü sıradan bir sabahı alışılmadık kılan bir duyuru yapıldı: Vapur sefer saatleri değişmişti.

    İzmir’in simgelerinden Karşıyaka vapuru, sabahın erken saatlerinde işe ya da okula gitmek isteyenlerin en güvenilir dostlarından biridir. Ancak bu güven, yerel yönetimin aldığı ani bir kararla sarsıldı. Herkesin aklında tek bir soru vardı: “Bu değişiklik neden önceden bildirilmedi?”. Anlaşılan o ki, ulaşım planlamasında bir kez daha iletişim eksikliği, günlük hayatı altüst etmişti.

    Vapur hatları, kent tarihinde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur. İzmir’in diğer taraflarına geçmek için kullanılan bu hatlar, sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Bir vapur yolculuğu, genellikle güne başlarken içilen bir kahve, okunan bir gazete ya da yapılan kısa bir şekerleme ile başka bir boyuta taşır İzmirli hayatını. Ancak bu sabah, sefer saatlerindeki değişiklikle bu keyif anları, bir anda kaosa dönüştü.

    Yerel yönetim, sefer saatleri değişikliğinin daha verimli bir ulaşım sağlamayı hedeflediğini belirtti. Ancak bu tür değişiklikler yapılırken, vatandaşların bilgilendirilmesi kritik bir önem taşır. Mağduriyetler, ancak önlem alınmazsa artar. Çoğu kişi, sefer saatleri konusunda bilgi sahibi olmadan iskeleye gelmiş, bu da iş ve okul geç kalmalarına yol açmıştır. İnsanlar beklerken, sıkıntıdan ayaklarını yere vururken, sorumluların bu durumu öngörememesi eleştirileri de beraberinde getirdi.

    Burada ironik olan noktayı kaçırmamak gerekiyor: Ulaşımdaki bu değişiklik, aslında daha iyi bir hizmet için yapılmış olsa da, plansızlık ve iletişim eksikliğiyle her şey tersine döndü. Vatandaşları bilgilendirme yükümlülüğü, yöneticiler tarafından yerine getirilmediğinde, halkın yerel yönetimlere olan güveni zedelenir. Bu durum, kent yönetimindeki hassas dengenin nasıl bozulabileceğinin açık bir örneği.

    Vapur seferlerinin değiştiği bu sabah, en çok Karşıyakalıların sabah ritüellerini bozdu. Ali Bey, her sabah işine gitmek için kullandığı vapuru kaçırdı. “Bu iş böyle gitmez,” dediğinde, aslında herkesin ortak düşüncelerini dile getiriyordu. Her sabah vapurda karşılaştığı simitçi Mustafa’nın yüzü ise asık; simit tezgahı bomboş. “İşler durgun,” diye dert yandı, “insanlar vapur beklerken simit alırdı. Şimdi hepsi başka yerlere kaçtı.”

    İzmir’de bu tür aksaklıklara alışkınız aslında, ama her seferinde aynı soruyu sormaktan geri duramıyoruz: “Acaba bir gün, işler gerçekten düzelecek mi?” Sefer saatlerindeki bu değişiklik, kentin ulaşım sistemindeki en zayıf halkaları bir kez daha ortaya koydu. Kent sakinleri, daha iyi bir planlama ve iletişim bekliyor. Belki de, bir sonraki vapur seferi bu düzenlemeler dikkate alınarak yapılır. Ancak iş işten geçmeden, yöneticilerin bu konuda bir şeyler yapması şart.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Sağlıkçıların Sabır Taşı Çatlamış

    Sağlıkçıların Sabır Taşı Çatlamış

    İzmir Radar Yazı Masası · Köşe yazısı

    Kordon’da, akşamüstü rüzgarıyla serinleyen bir kafede, birkaç sağlık çalışanı oturmuş, kahvelerini yudumlarken öfkeyle konuşuyorlardı. Yan masada oturan genç bir çiftin dikkatini çeken bu konuşmaların konusu, son günlerde İzmir’de sağlık camiasını derinden sarsan bir karardı.

    Sağlık alanında şiddet, bu topraklarda yeni bir mesele değil. Tarihin tozlu raflarını karıştırdığımızda, benzer hikayelerle dolu olduğunu görmek zor değil. Ancak İzmir’de yaşanan son olay, adaletin terazisinin iyice şaştığını düşündürdü herkese. Bir doktorun darp edilmesi üzerine yapılan yargılama sonucunda, sanığa verilen para cezasının 24 taksite bölünmesi, ‘ne de olsa ceza’ dedirten cinsten.

    Geçmişte de, ne zaman bir sağlık çalışanına el kalksa, ardında ağır sonuçlar kalmıştı: Kimi zaman travmalar, kimi zaman meslekten soğumalar… Tabii, kimi zaman da meslek aşkıyla yanıp tutuşanların, adaletin tokadını yemesinden duyulan derin hayal kırıklığı. Elbette bu olayda da mağdur doktor ve tüm sağlık camiası oldu. Sorumlu ise, sadece sanık değil; bu kararları veren sistemin ta kendisi.

    Sağlık sektöründeki bu şiddet vakalarının, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğu aşikar. Ancak buradan çıkar sağlayan, adaletin terazisini bu kadar hafifletip, cezasını taksitlerle ödeme imkanı tanıyan mekanizmalar. İşte burada ortaya çıkan ironi, adaletin, darp edilen sağlıkçının yarasını sarmaktan çok uzak olduğu.

    Polis raporları, yargı süreçleri, hepsi tamam. Ama bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış gibi. Sanki bir ilaç verilmiş ama yan etkileri hesaba katılmamış gibi. Bu karara bakınca, sanki ‘cezamız hafif, taksitlerimiz uygun’ diyerek bir çeşit kampanya başlatılmış.

    Gevrekçi Hakan abi de bu konuda haksız değil hani. Her sabah tezgahını açarken, sağlıkçı komşularının uğradığı haksızlıklardan sık sık dem vurur. Onlar işlerini yaparken sırf işini iyi yapıyor diye darp ediliyorlar, üstüne üstlük adaletin mesajı da pek iç açıcı değil.

    Şimdi soru şu: Sağlık çalışanları bu kararla nasıl baş edecek? Gelecekte, sağlık sektöründe çalışacak hekim adaylarına bu olaylar nasıl bir motivasyon sunacak? Cezaların bu denli hafifletilmesi, gelecekte yaşanacak vakaların sayısını artırmaktan başka bir işe yarayacak mı gerçekten?

    Belki de İzmir’de, bu şehrin tarihi dokusuna, insanlarına ve elbette iklimine daha uygun bir adalet anlayışı geliştirmenin vakti gelmiştir. Bu şehrin tüm sağlık çalışanlarına ihtiyacı var. Onlar da kendilerini güvende hissetmek istiyor. Bir gün, kahve içip denizi izlerken, mesleklerini özgürce ve korkusuzca yapabilecekleri günleri düşünerek, umutlanmak istiyorlar.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Ödemiş’te Patatesin Acı Tadı

    Ödemiş’te Patatesin Acı Tadı

    Sıdıka’nın Defteri — Sıdıka Mendilci · Pazar, mahalle ve gündelik hayat; kadın gözüyle.

    Ödemiş’te sabahın erken saatlerinde, güneş henüz yüzünü göstermemişken, patates tarlalarının etrafında hummalı bir hareketlilik vardı. Çiftçi Mehmet, traktörüne yanaşıp motorunu çalıştırırken, bugün Tarım Bakanlığı yetkilileriyle yapılacak toplantının biraz olsun içini rahatlatmasını umuyordu.

    Bu topraklar, yıllardır patatesin bereketli kucağına sahip. Ödemiş, patates üretiminin kalbinin attığı yerlerden biri. Üretici, her sezon sabahın ilk ışıklarından akşamın alacakaranlığına kadar toprağı işleyip, ürününü en iyi şartlarda yetiştirmeye çalışır. Ancak son yıllarda fiyat dalgalanmaları ve artan maliyetler yüzünden çiftçinin beli bükülmeye başladı.

    Tarım Bakanlığı ve patates üreticilerinin arasındaki bugünkü toplantı, bu sorunların biraz olsun hafiflemesi için bir umut ışığı. Çiftçiler, bu toplantıda ellerindeki patatesin gerçek değerini bulmasını ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için destek sözü almayı bekliyor.

    Toplantının yapıldığı salonda, köylerinden, kasabalarından kalkıp gelen üreticilerin yüzlerinde hem bir umut hem de tedirginlik hakim. Herkesin gözü, masanın başında oturan bakanlık yetkilisinde. “Acaba bu sefer gerçekten sesimizi duyacaklar mı?” diye mırıldanıyor yan masadaki Ayşe teyze. O da köyünde yıllardır patates ekip biçenlerden. Kızının düğününü yapabilmek için bu yılki hasadın iyi geçmesi gerekiyor.

    Tarım politikaları, çoğunlukla büyük şehirlerde alınıp verilen kararların birer sonucu olarak, kırsaldaki gerçek hayatla olan bağlantısını yitiriyor. Patatesin fiyatı yükseldiğinde, bu şehirde yaşayanlar için belki bir miktar artan market fişi demek. Ancak Ayşe teyze için bu, kızının düğününde takacağı bileziğin, Mehmet için ise traktörünün yıllık bakımının yapılabilmesi anlamına geliyor.

    Tüm bu insanların yaşamları, masadaki bir kararın hangi yöne doğru esip esmemesiyle şekilleniyor. Tarım Bakanlığı yetkilisi, çiftçilerin taleplerini dinlerken notlar alıyor, kafasını sallıyor ama sanki burada öne çıkan tek şey, masanın diğer tarafının ne kadar farklı bir dünyada yaşadığı.

    Toplantı sonrası, salondan çıkan çiftçilerin çoğu, ellerinde hâlâ bir netlik olmadan, tarlalarına geri dönerken birbirlerine sarılarak teselli buluyorlar. Bir umut ışığı yanmış mıydı? Bunu zaman gösterecekmiş gibi.

    Ayşe teyze, bu yıl da aynı gayretle toprağını ekip biçmeye devam edecek. Ama bu sefer belki bir gözünde damlaya hazır bir yaş, diğer gözünde de geleceğe dair bir parça umutla.

    Bu toplantılar, çiftçilerin taleplerinin duyulup duyulmadığını bir kez daha sorgulatıyor. Çiftçilerin sesini gerçek anlamda duyan var mı? Sorunu çözecek olan sadece şu veya bu karar değil, küçük üreticinin yanında duran bir sistem. Belki de bir gün, patatesin acı tatları tatlıya bağlanır.

    — Sıdıka Mendilci · Köşe yazarı