Alsancak İskelesi’nin önünde, günün henüz aydınlandığı saatlerde, Karşıyaka’dan gelen vapur kuyruğunun öncüsü olan uzun bir insan sırası dalgalanıyordu. Gözleri uykusuzluktan yarı kapalı genç bir kadın, kulağında kulaklıkla, bir yandan telefonuna bakıyor, bir yandan da adım adım ilerleyen sırada yerini kaybetmemeye çalışıyordu. Sabahın bu erken saatlerinde, İzmir’in iki yakasını birbirine bağlayan bu seferler, sessiz bir dayanışmanın, sabrın ve belki de biraz hayal kırıklığının mekânıydı.
Bir zamanlar İzmir’de vapurlar, sadece ulaşım değil, aynı zamanda sosyal bir buluşma noktasıydı. İnsanlar, deniz üzerinde yol alırken gündüz rüyaları kurardı. Bugünse, bu hayaller, yoğun iş ve şehir hayatının koşuşturmacası arasında sıkışmış kalmış gibi görünüyor. Karşıyaka-Alsancak hattında sabah saatlerinde artan yolcu sayısı, yerel yönetimi hareket geçirdi ve İzdeniz iki ek seferle bu yoğunluğu rahatlatmaya çalışıyor. Ancak geçmişe baktığımızda, İzmir’de ulaşım sorunları yeni değil; bu şehir, her daim köklü bir ulaşım ve altyapı meselesiyle boğuşmuştur.
Vapur seferlerindeki bu yoğunluk, sadece Karşıyaka’da değil, İzmir’in birçok noktasında benzer bir tablo sunuyor. İşe gitmek için zamanında yola çıkmak zorunda olanlar, genellikle vapurun ilk saatlerinde yoğun bir kalabalıkla karşılaşıyor. Bir yanda artan nüfus, diğer yanda mevcut altyapının yetersizliği, hem yerel yönetimlerin hem de toplu taşıma hizmetlerinin üzerine ağır bir yük bindiriyor. Her yeni gün, yeni bir sınav gibi. Ama İzmirli, her zamanki gibi sabırlı; deniz kokusunu ciğerlerine çekerken, uykusunu alamamış göz kapaklarının arasından umuda bakıyor.
Yerel yönetimin, artan talebi karşılamak için sefer sayılarını artırması olumlu bir adım elbette. Ancak bu geçici çözümler, kalıcı bir iyileştirme yerine günlük rahatlamalar getiriyor. Ara yollarda yapılan iyileştirmeler, bisiklet yolları veya yayalar için genişletilen kaldırımlar gibi kalıcı çözümler, İzmir’in ulaşım altyapısını daha sürdürülebilir bir noktaya taşıyabilir. Ancak bu noktada bir ironi var: Geliştirilmesi gereken altyapı projeleri, genellikle uzun vadeli planlar gerektiriyor ve bu da bir sonraki seçim döneminin ötesine geçmeyi gerektiriyor.
Durumun bir diğer ironisi de, vapur hizmetlerinde yaşanan bu yoğunluk, deniz ulaşımının şehir içi trafiği rahatlatmak için ne denli önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Ancak ne acıdır ki, aynı deniz ulaşımı sık sık, yeterli kamu yatırımı görmediğinden, altyapı ve hizmet kalitesi açısından eksikliklerle boğuşuyor. Gazetecilik hayatım boyunca şahit olduğum şey, çözüm yerine geçici yama politikalarının uygulanması oldu.
Sırada bekleyenler arasında, esnaf Nihat abi de var. Uzun yıllardır Karşıyaka’da küçük bir kafe işletiyor. Her sabah, kalabalık vapurdan inenlerin enerjisine ve aceleci adımlarına aşina. Küçük esnaf için bu yoğunluk, müşteri potansiyeli demek. Ancak Nihat abi, bu kalabalığın getirdiği sıkıntının da farkında. “Gevrek ve çay satışları yoğun ama sabahları bu kalabalık yorucu,” diyor. Ardından gözlerini ufukta beliren yeni bir vapur siluetine çeviyor.
Vapur kuyruğunda bekleyen genç kızın yüzündeki uykusuzluk, Nihat abinin tezgâhındaki gevrekler, denizin üzerindeki ilk ışıklarla birleşiyor. İzmir, her yeni güne, bu deniz kıyısında açıyor gözlerini. Ancak esas soru şu: Bu sabah rutinleri, hep böyle mi devam edecek? Yoksa bir gün, deniz kokusunun özgürlüğüyle gerçekten buluşacak mı? İşte bu, hepimizin cevabını aradığı bir soru.
— Cengiz Akın · Köşe yazarı
Bir yanıt yazın