Geçen hafta Konak’ta eski bir taksici arkadaşımla oturuyorduk. Dedim ki, ‘Senin evin su faturasına ne oldum demiş?’ Gözlerini kırptı, ‘Oğlum, geçen ay fatura iki katına çıktı, bizde bir değişiklik yok.’ Ben de gördüm bunu; İzmir’de su faturaları yine fırladı, ama işin aslı kimseye anlatılmıyor. Belediyenin ‘kayıp kaçak’ su bedeli diye bir kalemi var faturada. Herkes bu terimi duymuş ama kimse ne demek olduğunu tam çözebilmiş değil. Sokağın ağzıyla söyleyeyim: Bu, şebekeden çalınan, sızan, kaybolan suyun parasını vatandaşın cebinden çıkarıyorlar.
İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) rakamlarına göre, şehrin suyu yüzde 40’a varan kayıplarla karşı karşıya. Borular eski, sızıntılar var, ama bu kaybın faturasını neden esnaf, emekli, ev kadını ödüyor? Bana bir esnaf anlattı, ‘Mahallede herkes aynı suyu kullanıyor, ama faturalar arasında uçurum var. Bu kayıp kaçak bedeli olmasaydı, faturalar bu kadar yüksek olmazdı.’ Haklı. Çünkü belediye, kayıp suyu önlemek için yeterince yatırım yapmıyor ya da yapamıyor, ama parasını kesiyor.
Bize babam anlatırdı, 1970’lerde de su sorunu vardı ama o zamanlar devlet ve belediye ekipleri boruları yeniler, kaçakları önlerdi. Şimdi ise iş çarkında başka hesaplar dönüyor. Kayıp kaçak bedeli, belediyenin bütçe açığını kapatmak için kolay bir kılıf. İzmir’in bazı mahallelerinde, özellikle eski yerleşim alanlarında altyapı çok kötü. Sızıntılar, kaçaklar kaçınılmaz. Ama bu sorun halka yansıtılmamalı.
Bir başka mesele de ‘suya zam’ meselesi. Son üç yılda su tarifesine yapılan zamlar su faturalarını iki katına çıkardı. Belediyeler, enerji maliyetlerini, bakım giderlerini gerekçe gösteriyor. Doğru. Ama çeşmeden akan suyu biz ödüyorsak, o zaman bu işin bir hesabı kitabı olmalı. Esnaf diyor ki, ‘Ben zaten siftah yapamıyorum, su faturası yüzünden kepenk kapatacağım.’ Bu, sadece esnafın değil, üreticinin, çiftçinin, kısacası İzmirlinin gündelik hayatına dokunan bir mesele.
Bu noktada, Kemalist anlayışa dönmek lazım. Atatürk, su gibi temel hakların halka erişimini devlet garantisi altına almıştı. Su, yaşam kaynağıdır ve bu kaynağın korunması, adil dağıtımı devletin önceliği olmalı. Ancak bugün geldiğimiz yerde, su bir ticari mal gibi görülüyor. Bu anlayış halkı yoksullaştırıyor. Belediyeler, önce altyapıya yatırım yapmalı, kaçakları önlemeli, sonra suyun gerçek maliyetini hesaplamalı. Yoksa su faturaları böyle artmaya devam eder.
İzmir’in mahallelerinde, özellikle eski yerleşimlerde yaşayanlar, bu su meselesinden doğrudan etkileniyor. Bu insanlar, belediyeden hizmet bekliyor. Suyu kesilenler, faturasını ödeyemeyenler var. Bu tablo, sosyal devlet anlayışına aykırı. Belediyeler, bu sorunları geçiştirmeden, halka açık ve net bilgi vermeli. Kayıp kaçak bedelinin hesabını, nerelere harcandığını şeffaf şekilde açıklamalı.
Bana bir çiftçi anlatmıştı: ‘Köyümüzde su yok, tarlalarımız kuruyor. Ama şehirde faturalar uçuyor. Bu adalet mi?’ Hayır, değil. Bu mesele sadece suyun parasal boyutu değil, aynı zamanda sosyal bir adalet sorunudur. İzmirli, hakkını aramalı. Belediyeler ise karanlık hesaplardan vazgeçmeli.
Son yıllarda İzmir’de yerel yönetimler çevre yatırımlarını artırdığını söylüyor. Doğrudur, bazı projeler var. Ama suyun her damlası değerli. Bu değer, sadece kuruş hesabıyla değil, halkın yaşam kalitesiyle ölçülmeli. Eski muhabir dostum Uğur Mumcu’nun dediği gibi, ‘Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.’ Bu kayıp kaçak su meselesinde gerçeklerin üzeri örtülmemeli.
İzmir’in suyu, İzmirlinin hakkı. Suyu korumak, adil dağıtmak belediyelerin görevi. Yoksa, mahalle aralarında ‘Suyu çok içersen, faturayı çok ödersin’ diye dertleşirsek, bu işin sonu yok. Sonuçta, suyun hesabı kitabı belirsiz kalırsa, halk her zaman zararlı çıkar. Hem de en çok ihtiyacı olanlar.
Bir mahalle ablası derdi ki, ‘Ayağın taşa takılırsa kaldır, su faturasına takılma.’ Ben diyorum ki, ayağımız taşa takılmasın, su faturası yüzünden boğulmayalım. Belediye, bu kayıp kaçak bedelini kaldırmalı, suyu halk için ucuz ve erişilebilir kılmalı. Yoksa, ‘Ayağını yorganına göre uzat’ derler ama biz yorganı çoktan açtık, üşüyoruz. Bu işin sonu, İzmir’in suyu gibi berrak olur inşallah. Yoksa, ‘İyi dost kara günde belli olur’ derler. Biz kara günde dost bekliyoruz.
Bir yanıt yazın