Yazar: Yalçın Özatay

  • Şap Hastalığı İzmir’i Vurdu: Çiftçinin Çilesi Bitmiyor!

    Bizim mahallede bir Mehmet Abi vardı. Eskiden beri hayvancılıkla uğraşırdı. Küçükken onun ahırına girip çıkardık, süt sağışını izlerdik. İneklerinin adını bile bilirdik. O da bize ‘Hayvanların dilini anlamayı öğrenin’ derdi. Şimdi düşünüyorum da, bu sözün derinliği bambaşkaymış.

    İzmir’de şap hastalığı alarmı verildi. Hayvan pazarları kapatıldı, nakliye durduruldu. Gelişmeler endişe verici — çiftçimiz, üreticimiz kara kara düşünüyor.

    Şap hastalığı ne? Diye sorarsanız… Çiftçinin, üreticinin korkulu rüyası. Herkesin başına bela! Hayvanların ağzında yaralar yapar, ayaklarını felç eder. Üretim durur, süt verimi düşer. Çiftçinin cebi yanar.

    Düşünün bir kere; geziyor, dolaşıyor bu hastalık. Bir inekten diğerine, o köyden bu köye. Aşılama yapılmazsa, mevzu bahis sadece hayvan değil, koskoca ekonomi çöküyor! Süt yok, et yok. Ve tabii para da yok…

    Durum böyle olunca, İzmir’in köylüsü, çiftçisi korku içinde. Bir yandan şap belası, diğer yandan ekonomik sıkıntılar. Herkesin gözü kulağı yetkilide — çözüm ne, destek ne olacak diye.

    Çiftçinin cebini dolduramasa da, tarlasını, hayvanını belki kurtarır bu destek. Ama yetmez ki! Ne zaman tarıma, hayvancılığa doğru düzgün yatırım yaptık? Eskiden Anadolu’nun dört bir yanında hayvanlar özgürce otlar, köylülerin yüzü gülerdi…

    Sözde destek, sözde teşvik. Ama hep lafta kaldı. Mehmet Abi’nin dediği gibi: ‘Bunlar hayvan dilinden anlamıyorlar.’ İşte böyle zamanlarda, çiftçimizin, üreticimizin yanında olmak lazım. Gerçekten anlamak, dinlemek lazım.

    Şap hastalığı demek, sadece veterinerlerin, sadece çiftçilerin meselesi değil. Hepimizin meselesi. Tarım, hepimizin işi. Sofraya gelen her lokmanın ardında bir emek var.

    Yetkililerden acilen bir yol haritası bekliyoruz. Çiftçiye, hayvan üreticisine destek olmadan bu iş çözülmez. Ama sadece ekonomik destek yetmez — eğitim de şart. Bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı, hastalıkla nasıl mücadele edilir, köylüye anlatılmalı.

    Şimdi, vakit kaybetmeden harekete geçme zamanı. Yoksa köydeki Mehmet Abi’nin de dediği gibi: ‘İş işten geçtikten sonra anlamanın bir faydası yok.’

    Unutmayalım, ‘Çiftçiye sırtını dönen, aç kalır.’ Bu söz, Anadolu’nun bin yıllık tecrübesidir. Kıymetini bilmek gerek.

    — Yalçın Özatay · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    İzmir’de şap hastalığı nedeniyle hangi önlemler alındı?

    İzmir’de şap hastalığı nedeniyle hayvan pazarları kapatıldı ve hayvan nakliyesi durduruldu.

    Şap hastalığı hayvanlarda ne gibi sorunlara yol açıyor?

    Şap hastalığı hayvanlarda ağız yarası, ayak felci ve süt veriminde düşüşe yol açıyor.

    Çiftçiler şap hastalığı nedeniyle hangi sıkıntıları yaşıyor?

    Çiftçiler ekonomik sıkıntı ve üretim kaybı yaşıyor, destek ve eğitim talep ediyor.

    Yetkililerden çiftçiler ne bekliyor?

    Çiftçiler yetkililerden acil destek, yol haritası ve bilinçlendirme çalışmaları bekliyor.

    Şap hastalığıyla mücadelede sadece ekonomik destek yeterli mi?

    Hayır, ekonomik desteğin yanı sıra eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları da şart.

  • Başkan Tugay’ın Vedası mı, Vedanın Başlangıcı mı?

    Geçen gün Bayraklı’daki Halk Park açılışında bir kıvılcım çaktı. Başkan Cemil Tugay’ın sözleri, görev süresine dair bir veda niteliğindeydi.

    “Bu parkın açılışında sizinle olmaktan gurur duyuyorum,” dedi Tugay. Ardından ekledi: “Görevimin son günlerinde böyle bir projeyi tamamlamak, beni mutlu ediyor.”

    Bunu duyar duymaz salondaki herkesin nefesi kesildi. Ne demek istiyordu başkan? Vedası mıydı bu, yoksa bir vedanın başlangıcı mı?

    Öyle ya, İzmir’de siyaset her daim hararetli. Çayın demlendiği, kahvenin köpürtüldüğü bu topraklarda bir başkanın sözleri kısa sürede dedikodu kazanına atılır. Tugay’ın bu sözleri, meydanlarda yankı buldu.

    Bir esnaf arkadaşım anlattı. “Başkanımızın park açılışındaki konuşmalarını duyduk,” dedi. “Acaba politikanın kirli sularına kapılmak istemediği için mi böyle konuştu?” diye düşündü.

    Siyaset, hele ki yerel siyaset, ince bir ipte cambazlık yapmak gibidir. Eğer bir yere varmazsan, yere çakılırsın. Tugay’ın sözleri bu cambazlığın ne kadar zor olduğunu bir kez daha gösterdi.

    Bir an durup düşündüm. Acaba Cumhuriyet tarihimizden hangi liderler, benzer bir vedayı asla söyleyememişlerdi? Çetin Altan’ın meşhur bir sözü vardır: “Görülmemiş bir utanç bu, insan kendine bir çıkış yolu arar…”

    Evet, Tugay belki de bu çıkış yolunu arıyordu. Görkemli açılışlarda, gölgelerde kalmak yerine halkla iç içe olmak istiyordu.

    Geçmişten bugüne, her başkanın gitmek istediği yerler farklı olmuştur. Kimi daha çok proje, kimi ise daha fazla insan kazanmak ister.

    Tugay’ın dediklerine geri dönersek, bu sözler aslında bir başlangıcın habercisi de olabilir. Belki de İzmir’e dair daha büyük hayalleri, planları vardır.

    Küçük bir mahalle ablasının dediği gibi: “İçindeki deniz durulmaz. Bir kalp vuruşuyla tekrar dalgalanır.”

    Sonuçta, halkın gözünde siyasiler birer kahraman ya da düşman değildir. Onlar, sıradan insanların sıradan yaşamlarını daha yaşanabilir kılmak için çaba gösteren figürlerdir.

    Cemil Tugay’ın veda gibi sözleri, İzmir’in geleceği için belki de yeni bir umut ışığıdır. Evet, belki de halk onu dinledi ve anlayacak.

    Bakalım önümüzdeki günler ne getirecek? İzmir’in siyaseti, her daim sürprizlerle doludur. Bir anda esen poyraz, tüm denizi değiştirebilir. Tugay’ın bu sözlerindeki derinliği bizler çok geçmeden göreceğiz.

    Neticede, her veda bir başlangıçtır… İzmir’in kalbinde yeni bir sayfa açmak için bir davetiye.

    Kimi zaman en güzeli, bir fincan çayın ardından dostlarla edilen sohbetlerdir. İster siyasetten ister başka bir şeyden bahsedilsin, her şey kendi yolunu bulur. Tugay’ın sözleri bu sohbetlerin yeni konusu olacak gibi…

    Ve unutmadan, Anadolu’nun bir sözü vardır: “Dertli yerin gazeli mağripten okunur.” İzmir’in yeni derdinin gazeli de yakında kulaktan kulağa dolanacak. Bekleyelim ve görelim…

    — Yalçın Özatay · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    Cemil Tugay Bayraklı Halk Park açılışında ne söyledi?

    Cemil Tugay, ‘Bu parkın açılışında sizinle olmaktan gurur duyuyorum’ ve ‘Görevimin son günlerinde böyle bir projeyi tamamlamak, beni mutlu ediyor’ dedi.

    Başkan Tugay’ın sözleri İzmir siyasetinde ne anlama geliyor?

    Makale, Tugay’ın sözlerinin İzmir siyasetinde bir dönemin kapanışı ya da yeni bir başlangıcın habercisi olabileceğini tartışıyor.

    Tugay’ın veda niteliğindeki sözleri halk arasında nasıl karşılandı?

    Tugay’ın sözleri meydanlarda yankı buldu ve bazı vatandaşlar bu ifadeleri politikanın kirli sularına kapılmak istememesiyle ilişkilendirdi.

    Makale, Tugay’ın geleceği hakkında ne öngörüyor?

    Makale, Tugay’ın sözlerinin bir başlangıcın habercisi olabileceğini ve İzmir’e dair daha büyük planları olabileceğini öne sürüyor.

    Makalenin ana mesajı nedir?

    Her veda bir başlangıçtır; Tugay’ın sözleri İzmir’in geleceği için yeni bir umut ışığı olabilir.

  • Suyun İzinde: Kuzey Mahallelerinde Umut

    Suyun İzinde: Kuzey Mahallelerinde Umut

    Geçen gün bir mahalle kahvesinde oturuyordum. Çayımı yudumlarken yanıma yaşlı bir amca yaklaştı. “Evlat,” dedi, “bu su meselesi ne olacak?”.

    Ben de İzmir’in kuzeyine yapılan su yatırımını anlattım. Çiğli, Menemen, Aliağa… 147 milyon lira harcanacakmış. Gözleri parladı bir an.

    Su, bu mahalleler için hayat demek. Kimse farkında değil belki ama burada su kesintileri sıradan bir durum. Yağmur yağsa, okullardaki çocuklar sevinçle pencereye koşar.

    Ama yağmurun yetmeyeceğini herkes bilir. İşte bu yüzden belediyenin attığı bu adım hayati önem taşıyor. İnsanlar yıllardır bu yatırımı bekliyor.

    Geçenlerde, Çetin Altan’ın bir sözünü hatırladım: “Su kadar aziz bir nimet yok.” Aziz de doğru kelime, suya hasret kalınca anlıyor insan değerini.

    Geceleyin, sokak aralarından geçerken çeşmelerin başında bekleyen insanları görürsünüz. Damacanalarla dolan sedyeler… İşte o manzara, bu yatırımın önemini gözler önüne seriyor.

    Biliyorum, bazıları “147 milyon lira yeter mi?” diye soracak. Belki de yetmez, ama başlangıç bu. Su altyapısının güçlendirilmesi, sadece bugünü değil, geleceği de düşünmek demek.

    Geçen hafta bir esnafla konuştum. “Eskiden babamla giderdik tarlalara,” dedi, “küçükken suyun bolluğunda yüzerdim.” Şimdi işler değişti. Suyun değerini bilmek lazım.

    Bu yatırımla birlikte, mahallelerde suyun kesilmeyeceği günler yakında. Evet, sorunlar bitmiş değil — ama umut var.

    Bir başka gözlemim, İzmir’in kuzey mahallelerinde suyun sadece yaşam değil, kültür olduğunu fark etmem. Su, sadece içmek değil, buluşmak, bir araya gelmek demek.

    Bu yüzden İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu yatırımı, öyle sıradan bir haber değil. Halk için bir nefes, bir rahatlama.

    Gelecek haftalar, bu yatırımların sonuçlarını daha net göreceğimiz zamanlar. Umutla bekliyoruz. Evet, belki bazı eksiklikler çıkacak. Ama suyun değerini bilmek, onu korumak hepimizin görevi.

    Sonuçta, çok eski bir atasözü vardır: “Su aktığı yolu bulur.” Biz de suyumuzu bulacağız, yeter ki doğru yatırımlarla doğru adımlar atalım. İşte bu nedenle İzmir’in kuzey mahallelerindeki bu yatırım, sadece bir başlangıç, suyun izinde umut dolu bir adım.

    — Yalçın Özatay · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    İzmir’in kuzey mahallelerinde hangi ilçeler su altyapı yatırımı alıyor?

    Çiğli, Menemen ve Aliağa ilçeleri su altyapı yatırımı alıyor.

    Su altyapı yatırımı ne kadar bütçeyle gerçekleştiriliyor?

    147 milyon liralık bir bütçeyle gerçekleştiriliyor.

    Bu yatırımın amacı nedir?

    Yatırımın amacı, İzmir’in kuzey mahallelerinde yıllardır yaşanan su kesintisi sorununu çözmektir.

    Su altyapı yatırımı hangi kurum tarafından yapılıyor?

    Yatırım İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılıyor.

    Bölge halkı bu su yatırımı hakkında ne düşünüyor?

    Bölge halkı yatırımı umut ve rahatlama kaynağı olarak görüyor.

  • Karşıyaka’da Sıcak Kriz: Vapurlar Neden Serinletmiyor?

    Karşıyaka’da Sıcak Kriz: Vapurlar Neden Serinletmiyor?

    Babam eskiden beri derdi ki, “İzmir’in yazı başka olur”. Bir de eklerdi: “Ama Karşıyaka’nın sıcağı öyle bir bastı mı, gölgeye kaçacak delik ararsın.”

    Şimdiki yaşantıda, Karşıyaka’dan Alsancak’a uzanan vapur hattında yaşanan klima krizi, tam da babamın dediği gibi gölge aratan cinsten.

    Geçtiğimiz gün, 10 Temmuz 2026’da, Karşıyaka ve Alsancak arasında seyahat eden İzmirliler, klimalar bozuk olunca sıcaktan kavruldu. Vapurda ter döken yolcuların isyanı, aslında İzmir’in yaz sıcağında bir serinleticiye olan ihtiyacın ne kadar elzem olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

    İZDENİZ yönetimi, “Geçici bir durum,” diye açıklama yapsa da, halkın tepkisi büyüktü. “Yaz günü, sıcakta bir de klima arızasıyla uğraştık,” lafını her kafadan duyduk. Bu tip sorunların gelip geçici olduğunu söyleyen yetkililer, suya sabuna dokunmadan geçmeye çalışsalar da, halk bu kez pek öyle değil.

    İşin düğümlendiği nokta belli: İzmirliler, hak ettiği hizmeti almak istiyor. Belki de vapurlar — bu kadim ulaşım aracı — şehirle özdeşleşmiş bir parça. Üzerine titremeyen, derdine düştüğünde ilgilenmeyen yönetimler, halkın gözünde küçülüyor.

    Sıcak basarken, vapurda da serinlemek istiyor insan. Yakıcı güneş altında, gökyüzünden kaçıp kafasını vapurun serin salonuna sokmak bir huzur. Ama işte o huzur da bu sefer buhar olmuş gitmiş.

    Eski zamanlarda, 1970’lerde, vapurların her biri şimdiki kadar süslü püslü değildi. Lakin o zamanın adamı bilir: Rüzgârın tenine değmesi yeterdi. Fakat artık zaman değişti, konfor beklentisi arttı.

    İZDENİZ’in “geçici çözüm” vaadinin ardında yatanı sormak gerek. Ne kadar geçici? Ne zaman tamir, bakım? Cevaplar askıda.

    Gerekli önlemler alınmazsa, bu tarz krizler artarak devam edecek. Belki de işin özeti belli — denizin ortasında hava sıcaksa, halkın da sabrı o kadar çabuk tükeniyor.

    “Denizden gelen serinlik başka,” derdi bizim mahalle esnafı. Ama eğer denizden bile serinlik gelmeyecekse, halk ne yapsın?

    İZDENİZ şimdi harekete geçmeli. Halkın serinlemek için bekleyen umuduna, yakıcı güneş altında bir soluk getirmeli. Yoksa Karşıyaka’nın sıcağına mahkûm kalacak vapurlar.

    “Tencere dibin kara, seninki benden kara,” misali, İzmir’in bir başka yanıyla yüzleşmek, önlemler almak gerekir.

    Dünün hatası bugün ders olsun. Umarız İZDENİZ, klimaları çalıştırmaktan daha fazlasını yaparak, halkın güvenini yeniden kazanır. Serin bir vapur yolculuğu, hem nostalji hem de ihtiyaç — unutulmasın.

    — Yalçın Özatay · Köşe yazarı

  • Kumruya Kim Üflemiş?

    Kumruya Kim Üflemiş?

    Çeşme plajlarında kumru fiyatları…

    Esnaf ve tatilci arasında sular kaynamış.

    Babam anlatırdı eskiden. Çeşme’nin kumrusu, muhallebisi meşhurdu. Öyle lüks, şaşaalı bir yer değildi. Bir de tabii İzmir’in meşhur kumrusu var; o da ayrı bir hikaye. Şimdi ise kumrudan kıymetli hale gelmiş.

    Nedir bu kumru denen zımbırtı? Bildiğin sandviç. Ama işte İzmir’in havası, kumsalı falan derken fiyatlar uçmuş. Geçen hafta bir esnaf arkadaşla konuşuyordum, “Abi, turistler geliyor, para harcamak istiyor. Biz de bir şeyler kazanmak derdindeyiz” dedi. Tamam, anlıyorum kazanç da lazım ama biraz insaf!

    Turist de haklı, cebinden çıkan para bir yana, insan biraz da hizmet bekliyor. “Kardeşim, bize böyle mi davranıyorsunuz?” diyenleri bile duydum. Hele ki son birkaç gündür, sosyal medyada dönen videoları gördüm—bir tatilci kumruyu eline almış, “Bu mu 150 lira?” diye isyan ediyor.

    Eskiden de böyleydi ya. Aziz Nesin mizahıyla anlatırdı o günleri. İnsan ne kadar kazanırsa kazansın, bir de çarşıda pazarda huzuru olmalı. Yoksa böyle yani, kumru fiyatlarıyla gündem oluyoruz.

    Çeşme’yi tanımayan yok. O güzelim plajların, denizin tadını çıkarmak isteyenler için fiyatlar bu kadar uçmamalıydı. Hem esnaf hem de tatilci için akılcı bir çözüm bulunmalı.

    Geçen yıl bir arkadaşım, “Yalçın abi, sen de yazını yaz da, belki bir ses olur” demişti. Eh işte, yazıyoruz ama dinleyen var mı orası muamma. Bugün kumru, yarın başka bir şey.

    Halkın derdi büyük. İster tatilci olsun ister esnaf, herkesin derdi aynı: Ekonomi. Demek ki sadece bir kumru değil, altında yatan birçok mesele var.

    Burada asıl sorun şu ki, kimse kimseyi anlamıyor. Esnaf kazanmak için fiyatı yükseltiyor; tatilci “Bu paraya bu mu yani?” diyor. Arada kalan da Çeşme’nin itibarı.

    Hep diyorum, “Doğru olursak, doğru yaşarız”. Azıcık anlayış, azıcık empati. Kumruyu yiyip, keyifle denize girmek varken, neden böyle sorunlar yaşanıyor?

    Sonuçta bu ülke hepimizin. Bir kumru bahane, aslında dert başka. Bunu hatırda tutmak gerek. Unutma, ağaç yaprağıyla gürler.

    — Yalçın Özatay · Köşe yazarı

  • İzmir’in Su Faturası: Halkı Nasıl Kuruttuğunuzu Görmüyor Musunuz?

    İzmir’in Su Faturası: Halkı Nasıl Kuruttuğunuzu Görmüyor Musunuz?

    Geçen hafta bir İzmirli esnaf arkadaşımın dert yandığını dinledim. Dedi ki, ‘Yalçın, su faturaları öyle fırladı ki, dükkanımı zor ayakta tutuyorum, elektrik, kira derken bu da bindi sırtıma.’ Ben de gördüm bunu; sıradan Eskişehir Mahallesi esnafından, Konak’ta pazarcıya kadar herkes aynı derdin içinde. Su, herkesin cebinden sessizce çalınıyor.

    İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin su yönetiminde ortaya çıkan son zamlar, yalnızca rakamların artması değil, halkın yaşam kalitesine doğrudan darbe vuruyor. Havalar ısındı, su kullanımı arttı, tamam… Ama bu kadar can yakacak şekilde zam yapılması, bu halkın hali pür melalini anlamamak demek. Bunu kimse gözardı etmemeli.

    Birkaç ay önce, Bornova’da bir mahalle toplantısına katıldım. Vatandaşlar, su faturalarındaki gizli kalemleri, anlaşılması güç kalemleri anlatıyordu. ‘Su bedeli, atık su bedeli, altyapı katkı payı’ derken, kimse ne için ne ödediğini tam bilmeden cebini yakıyor. Bu, yıllardır süren bir sorun. Belediyeler parayı arttırmaya odaklanırken, halkın ne kadarına nasıl yansıyacağını düşünmüyor.

    Biraz geriye gidelim. 1950’ler İzmir’inde su sorunu vardı ama halkla birlikte çözülürdü. O dönem belediye başkanları, esnaf, vatandaş bir araya gelir, sorunlar masaya yatırılırdı. Şimdi ise vatandaş, ‘Bize ne anlatıyorsunuz’ der halde, sadece faturaya bakıp şaşırıyor. Bu da bir kopukluk. Kemalizm’in temel ilkelerinden biri olan halkın yanında olma, yerel yönetimde unutulmuş gibi.

    Tarım kesimi daha da zor durumda. Manisa ovasında çiftçi komşularım, sulama için kullandıkları suyun fiyatları arttıkça, üretimden vazgeçiyor. Geçen yılın verilerine göre, tarımda su maliyeti yüzde 30’un üzerinde artmış. Bu, sadece çiftçinin cebini değil, soframızı da vuruyor. Çiftçi susarsa, ekmek de susar.

    Şunu da unutmamak gerek: İzmir’de su yönetimi, sadece fiyat politikası değil, altyapı ve tasarrufla da ilgili. Ama belediye bu konuda şeffaf davranmıyor. Vatandaşa önce tüketimi azalt diyorsun, sonra faturayı katlıyorsun. Yıllardır kaynakların verimli kullanımı için ne yapıldı, somut bir raporu, halkın anlayacağı sade bir açıklaması yok.

    Yıllar önce, gazeteci Uğur Mumcu’nun yerel yönetimler üzerine yazdığı yazılarda, şeffaflık ve hesap verebilirlik olmazsa, halkın güveninin kalmayacağını söylerdi. Bugün İzmir’de şeffaflık, su faturaları konusunda tam bir muamma. Sadece zam haberi, sosyal medyada paylaşıp geçiliyor. Halbuki bu işin arkasında halkın can derdi var.

    Belediyelerin görevi, halkın yaşamını kolaylaştırmak. Su olmazsa hayat olmaz. Zam yapacaksanız, önce vatandaşı doğru bilgilendirin, masrafları, neden artışı gerektiğini anlatın. Çözüm önerileri sunun. Mesela, düşük gelirli ailelere su yardımı, esnafa özel tarife, tarım sektörüne destek gibi.

    İzmirli esnafın anlattığı şu: ‘Bakkal dayı, ev kadını, işçi… Hepsi zor durumda. Su faturası gelince, hatta bazen suyu kısıyorlar, ellerinde su bidonlarıyla işyerine geliyorlar. Bu nasıl adalet?’

    Bize eski günlerden bir hatırlatmam lazım: Atatürk, halkın derdini dinleyen, çözen yöneticiler isterdi. Bugün ise bazı belediyeler, vatandaşı sadece oy veren müşteri gibi görüyor. Bu anlayışla İzmir, hak ettiği yerden uzaklaşır.

    Sonunda şunu demek istiyorum: Su, sadece bir hizmet değil; yaşam kaynağı. Belediyeler, zam yaparken ‘halkı kurutmak’ yerine, halkın derdini anlamalı. Yoksa, unutmayın, bir yerde su kesilirse, orada hayat da kesilir.

    Bu işin sonunda, bizim Anadolu’da söylenen bir söz var: ‘Su testisi su yolunda kırılır.’ İzmir’de su faturaları, halkın sabrını test ediyor. Umarım bu test, kırılma değil, çözümle sonuçlanır.

  • İzmir’in Su Faturasında ‘Kayıp Kaçak’ Maskesi: Halk Niye Ödüyor?

    İzmir’in Su Faturasında ‘Kayıp Kaçak’ Maskesi: Halk Niye Ödüyor?

    Geçen hafta Konak’ta eski bir taksici arkadaşımla oturuyorduk. Dedim ki, ‘Senin evin su faturasına ne oldum demiş?’ Gözlerini kırptı, ‘Oğlum, geçen ay fatura iki katına çıktı, bizde bir değişiklik yok.’ Ben de gördüm bunu; İzmir’de su faturaları yine fırladı, ama işin aslı kimseye anlatılmıyor. Belediyenin ‘kayıp kaçak’ su bedeli diye bir kalemi var faturada. Herkes bu terimi duymuş ama kimse ne demek olduğunu tam çözebilmiş değil. Sokağın ağzıyla söyleyeyim: Bu, şebekeden çalınan, sızan, kaybolan suyun parasını vatandaşın cebinden çıkarıyorlar.

    İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) rakamlarına göre, şehrin suyu yüzde 40’a varan kayıplarla karşı karşıya. Borular eski, sızıntılar var, ama bu kaybın faturasını neden esnaf, emekli, ev kadını ödüyor? Bana bir esnaf anlattı, ‘Mahallede herkes aynı suyu kullanıyor, ama faturalar arasında uçurum var. Bu kayıp kaçak bedeli olmasaydı, faturalar bu kadar yüksek olmazdı.’ Haklı. Çünkü belediye, kayıp suyu önlemek için yeterince yatırım yapmıyor ya da yapamıyor, ama parasını kesiyor.

    Bize babam anlatırdı, 1970’lerde de su sorunu vardı ama o zamanlar devlet ve belediye ekipleri boruları yeniler, kaçakları önlerdi. Şimdi ise iş çarkında başka hesaplar dönüyor. Kayıp kaçak bedeli, belediyenin bütçe açığını kapatmak için kolay bir kılıf. İzmir’in bazı mahallelerinde, özellikle eski yerleşim alanlarında altyapı çok kötü. Sızıntılar, kaçaklar kaçınılmaz. Ama bu sorun halka yansıtılmamalı.

    Bir başka mesele de ‘suya zam’ meselesi. Son üç yılda su tarifesine yapılan zamlar su faturalarını iki katına çıkardı. Belediyeler, enerji maliyetlerini, bakım giderlerini gerekçe gösteriyor. Doğru. Ama çeşmeden akan suyu biz ödüyorsak, o zaman bu işin bir hesabı kitabı olmalı. Esnaf diyor ki, ‘Ben zaten siftah yapamıyorum, su faturası yüzünden kepenk kapatacağım.’ Bu, sadece esnafın değil, üreticinin, çiftçinin, kısacası İzmirlinin gündelik hayatına dokunan bir mesele.

    Bu noktada, Kemalist anlayışa dönmek lazım. Atatürk, su gibi temel hakların halka erişimini devlet garantisi altına almıştı. Su, yaşam kaynağıdır ve bu kaynağın korunması, adil dağıtımı devletin önceliği olmalı. Ancak bugün geldiğimiz yerde, su bir ticari mal gibi görülüyor. Bu anlayış halkı yoksullaştırıyor. Belediyeler, önce altyapıya yatırım yapmalı, kaçakları önlemeli, sonra suyun gerçek maliyetini hesaplamalı. Yoksa su faturaları böyle artmaya devam eder.

    İzmir’in mahallelerinde, özellikle eski yerleşimlerde yaşayanlar, bu su meselesinden doğrudan etkileniyor. Bu insanlar, belediyeden hizmet bekliyor. Suyu kesilenler, faturasını ödeyemeyenler var. Bu tablo, sosyal devlet anlayışına aykırı. Belediyeler, bu sorunları geçiştirmeden, halka açık ve net bilgi vermeli. Kayıp kaçak bedelinin hesabını, nerelere harcandığını şeffaf şekilde açıklamalı.

    Bana bir çiftçi anlatmıştı: ‘Köyümüzde su yok, tarlalarımız kuruyor. Ama şehirde faturalar uçuyor. Bu adalet mi?’ Hayır, değil. Bu mesele sadece suyun parasal boyutu değil, aynı zamanda sosyal bir adalet sorunudur. İzmirli, hakkını aramalı. Belediyeler ise karanlık hesaplardan vazgeçmeli.

    Son yıllarda İzmir’de yerel yönetimler çevre yatırımlarını artırdığını söylüyor. Doğrudur, bazı projeler var. Ama suyun her damlası değerli. Bu değer, sadece kuruş hesabıyla değil, halkın yaşam kalitesiyle ölçülmeli. Eski muhabir dostum Uğur Mumcu’nun dediği gibi, ‘Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.’ Bu kayıp kaçak su meselesinde gerçeklerin üzeri örtülmemeli.

    İzmir’in suyu, İzmirlinin hakkı. Suyu korumak, adil dağıtmak belediyelerin görevi. Yoksa, mahalle aralarında ‘Suyu çok içersen, faturayı çok ödersin’ diye dertleşirsek, bu işin sonu yok. Sonuçta, suyun hesabı kitabı belirsiz kalırsa, halk her zaman zararlı çıkar. Hem de en çok ihtiyacı olanlar.

    Bir mahalle ablası derdi ki, ‘Ayağın taşa takılırsa kaldır, su faturasına takılma.’ Ben diyorum ki, ayağımız taşa takılmasın, su faturası yüzünden boğulmayalım. Belediye, bu kayıp kaçak bedelini kaldırmalı, suyu halk için ucuz ve erişilebilir kılmalı. Yoksa, ‘Ayağını yorganına göre uzat’ derler ama biz yorganı çoktan açtık, üşüyoruz. Bu işin sonu, İzmir’in suyu gibi berrak olur inşallah. Yoksa, ‘İyi dost kara günde belli olur’ derler. Biz kara günde dost bekliyoruz.

İhbar Hattı WhatsApp · 7/24
NRV Network: NYC Restaurant Voice NYC Business Pulse Made in NYC NYC Pulse News ElephantNY Gediz Medya
📝 Yazar arıyoruz
İlk-aşama pozisyon, kalıcı byline, revenue share
Kurucu Yazar Programı →
☀Bugünün Ege Sabahı·Hava · Dolar · Vapur · EtkinliklerAç →×
Ücretsiz Araçlar

İzmir Radar günlük araçları