Yazar: Cengiz Akın

  • Kemeraltı’nın Nefesi Daraldığında

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Kemeraltı Çarşısı’nın dar sokaklarından birine giriyorsunuz. Yaz sıcağının bunaltıcı etkisinden kaçamayan gömlekli, pantolonlu bir esnaf, kaldırımın kenarına oturmuş, elindeki çay bardağından dumanlar yükselirken derin bir iç çekiyor. Yüzündeki yorgun ifade, yalnızca havanın ağırlığından değil, geleceğe dair belirsizliğin de yükünden.

    İzmir’in tarihi Kemeraltı Çarşısı, her köşesinde geçmişin izlerini, her adımında ise zamana karşı direnişi barındırıyor. Osmanlı’dan bu yana ticaretin merkezi olan bu alan, günümüzde ekonomik baskıyla boğuşuyor. Yüzde 60’a varan kira artışları, esnafın belini büküyor. Sadece kâr marjı değil, yaşam mücadelesi veren dükkanlar her geçen gün kepenk kapatıyor.

    Kemeraltı’nın esnafı, nesilden nesile aktarılan dükkanlarla, babadan kalma yöntemlerle günümüz ekonomik dalgalarına karşı direniyor. Geçmişte, kalabalık caddelerinde yankılanan pazarlık sesleri, bugün endişe dolu fısıltılara dönüşmüş durumda. Kiralar birer birer yükselirken, müşteriler ise her geçen gün azalıyor.

    Zamana karşı koymak kolay bir iş değil. Bir yanda tarihi koruma altına almak isteyenler, diğer yanda modernleşmenin kaçınılmaz geldiğini söyleyenler. Kemeraltı’nın ortasında duran esnaf, bu iki kuvvet arasında sıkışmış durumda. Yerel yönetimler geçmişten kopmadan yenilik getirmeye çalışıyor ama her yenilik beraberinde yeni maliyetler getiriyor.

    Belediye, esnafın bu serzenişlerine kulak veriyor mu dersiniz? Kira artışlarına karşı esnafın yanındaymış gibi görünüyorlar belki ama işin özüne inildiğinde, çoğu zaman bu yalnızca bir görüntüden ibaret kalıyor. Hedef kitle olan turist ve yerel halk, en küçük bir fiyat artışından bile etkilenirken; dükkan sahiplerinin bu maliyeti müşteriye yansıtması da kaçınılmaz bir durum oluveriyor.

    Gürsel Aksel Stadyumu’nu dolduran binlerce taraftarın aksine, Kemeraltı esnafının dükkan önlerinde bekleşen birkaç müşteriyle yetinmek zorunda olması düşündürücü. Bu tarihî mekânda alışveriş yapmak bir zamanlar bir gelenekken, şimdi sadece nadiren hatırlanan bir nostaljiye dönüşmüş. Ziraat mühendisi olmak için üniversiteye hazırlanan bir genç, “Babamın dükkanı kapanırsa bu yaz tatilinde ne yaparım?” diye soruyor içten içe.

    Kemeraltı, İzmir’in ruhunu taşıyan bir mekân. Ancak yüksek kiralar bu ruhu zedelemekte. Metrekare başına düşen kira bedelleri, bu tarihi çarşıyı başka bir çarşı olmaktan çıkarıp, neredeyse turist odaklı bir müze parçasına dönüştürme tehlikesi taşıyor.

    Günlük kapı önünde simit satan Hakan Abi, elinde kalan son birkaç simidi satarken “Bu iş böyle gitmez” diyor. Esnaf ve zanaatkârların olduğu bir çarşıda, gerçek anlamda ticaretin ve yerel lezzetlerin sürdürülebilirliği sorgulanıyor. Yüksek kiraların gölgesinde kalan çarşının, ruhunu kaybetmeden yaşaması nasıl mümkün olacak?

    Kemeraltı’nın gün be gün daralan nefesi, İzmir’in de içinden bir parça koparıyor. Gelecek mi geçmişi şekillendirecek, yoksa geçmiş mi geleceğe ilham olacak? İzmir’de bir taşın altına taş koymak, sadece nostaljiye değil, bugünün gerçeklerine de kulak vermekle mümkün olur mu?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • İzmir’de Gökyüzü Kapandı, Dertler Su Yüzüne Çıktı

    İzmir’de Gökyüzü Kapandı, Dertler Su Yüzüne Çıktı

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Konak’tan geçerken üzerime yağan yağmurdan kaçmak için bir kahvehaneye sığındım. İçerideki kalabalık, tıpkı dışarıdaki bulutlar gibi bir yoğunluk yaratmıştı. Çaycı Ahmet Abi, “Yine mi yağmur, yine mi su baskını?” diye homurdanarak ocakta çay dolduruyordu. Duvar kenarına oturmuş, ellerinde ıslanmış gazeteleri tutan yaşlı amcalar, bir yandan çaylarını yudumluyor, bir yandan da dışarıda suların yükselişini izliyorlardı.

    İzmir, tarih boyunca yağmur karşısında savunmasız kalan şehirlerden biri olmuştur. Bu yüzden, Meteoroloji’nin sağanak uyarısı, esnaf ve tatilciler için bir korku senaryosuna dönüştü. Hızla yağan yağmur, Kordon’da gezinenlerden çarşılarda alışveriş yapanlara kadar herkesi hazırlıksız yakaladı. Konak Meydanı’ndaki dükkan sahipleri, suyun dükkana dolmaması için kapı eşiklerine kum torbaları yığarken, Alsancak’ta bir kafede oturan turistler, şemsiyesiz dışarı adım atamaz hale geldiler.

    Geçmişe dönüp baktığımızda, İzmir’in bu tür sağanaklara ne denli hazırlıksız olduğunu hatırlamak zor değil. Yıllar önce, 1995’te büyük bir sağanak yağış sonrası şehrin pek çok yerinde göletler oluşmuş, araçlar suyun içinde mahsur kalmıştı. Bu gibi olaylar, İzmir’in altyapı sorunlarını gün yüzüne çıkarıyor. Yerel yönetimler, yağmur suyu kanalları ve drenaj sistemleri konusunda her seferinde ‘daha iyiye gideceğiz’ dese de, yağmur yağdığında aynı hikaye tekrar sahne alıyor.

    Bu durumda asıl mağdur olanlar ise her zamanki gibi esnaf ve vatandaşlar. Küçük bir dükkan sahibi olan Mehmet Bey, “Her yağmurda aynı çileyi çekiyoruz. Kendi çabamızla önlem almaya çalışıyoruz ama yetmiyor,” diyor. Diğer yandan, tatilciler de şikayetçi. İzmir’in güzel havasından faydalanmak isteyen aileler, su baskınları ve aniden değişen hava koşulları karşısında planlarını iptal etmek zorunda kalıyor.

    Buradaki ironik nokta, her yağmur sonrası yerel yönetimlerin açıklamalarıdır. Genellikle ‘beklenmedik yoğunlukta yağış’ ve ‘kısa sürede müdahale’ gibi ifadelerle durumu geçiştirmeye çalışırlar. Ancak, vatandaşın su içinde kalmış evi ve işyeri için bu açıklamalar pek bir şey ifade etmiyor. Altyapı yatırımlarının yeterli olmadığı, bu tür kriz anlarında daha da belirginleşiyor.

    Gevrekçi Hakan Abi ile sohbet ederken, “Yağmur yağsın, bereket gelsin deriz ama bu kadar da değil,” diyerek sitem etti. Haklı elbet. Zira, yağmurun bereketi, altyapı yetersizse dert oluyor. Oysa ki, düzgün bir altyapı sistemi ile hem esnafın hem tatilcinin yüzü gülebilir.

    Peki, bu yağmurlar bize neyi gösteriyor? Her sağanak, üstünü kapattığımız sorunları açığa çıkarıyor. Sorun, sadece bir yağmurda su baskını yaşamak değil, bu su baskınlarına karşı alınamayan önlemler. İzmirli, şehrin güzelliklerini yaşamak isterken, altyapı eksikliklerinden dolayı mağdur olmaya devam ediyor. Yine bir yağmur sonrası, şehirdeki derin çukurlar, açık kanallar ve yetersiz drenaj sistemleri kendini belli ediyor. Soru şu: Altyapı yatırımları, sadece kağıt üzerinde mi kalacak yoksa İzmir’in güzel günlerine eşlik edecek mi?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    İzmir’de sağanak yağışlar neden su baskınlarına yol açıyor?

    İzmir’de altyapı eksiklikleri ve yetersiz drenaj sistemleri, sağanak yağışlarda su baskınlarına neden oluyor.

    İzmir’de en çok hangi bölgeler yağmurdan etkileniyor?

    Konak, Kordon ve Alsancak gibi merkezi bölgeler yağmurdan en çok etkilenen yerler arasında.

    Yerel yönetimler yağmur sonrası hangi açıklamaları yapıyor?

    Yerel yönetimler genellikle ‘beklenmedik yoğunlukta yağış’ ve ‘kısa sürede müdahale’ gibi açıklamalar yapıyor.

    İzmir’de esnaf ve vatandaşlar yağmurda nasıl mağdur oluyor?

    Esnaf ve vatandaşlar, dükkanlarına ve evlerine su girmemesi için kendi imkanlarıyla önlem almaya çalışıyor ancak çoğu zaman yeterli olmuyor.

    İzmir’de altyapı sorunları ne zaman gündeme geliyor?

    Her sağanak yağış sonrası altyapı sorunları ve yetersiz drenaj sistemleri tekrar gündeme geliyor.

  • İki Yaka Arasında Kalanlar: Karşıyaka İskele Çilesi

    İki Yaka Arasında Kalanlar: Karşıyaka İskele Çilesi

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Karşıyaka İskelesi’nin tam karşısındaki kafede güne yeni başlamışız. Bir yanda sabah gazetesinin sayfaları çevrilirken, diğer yanda vapur kuyruğunda sıkışmış insanların yüzlerindeki ifadeleri izliyoruz. Gözler ya saate ya da iskeleden açılan kapıya takılıyor. Herkesin aklında aynı soru: Vapur ne zaman gelecek?

    Karşıyaka İskelesi, İzmir’in denizle buluşma noktalarından biri. Ama, yıllar geçtikçe taşınan yolcu sayısı artıyor, mekân daralıyor. Tatilcilerin ve işçilerin yolu burada kesişiyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sağladığı ek seferler bile bu yoğunluğu eritmeye yetmiyor. Geçmişte de bu tür sorunlar yaşandı; yaz aylarında artan nüfusun etkisiyle vapurlara olan talep zirve yapar, ama bu kez gerçekten bıçak kemiğe dayanmış.

    Böyle durumlar İzmir’in görmeye alışık olduğumuz, ama bir türlü alışamadığımız manzaralarından. Kültürel bir miras gibi nesilden nesle aktarılan bu ulaşım çilesi, yerel yönetimin çözüm bulmayı bir şekilde ertelediği bir mesele hâline gelmiş. Kimseyi suçlamaya gerek yok aslında; tatilci de işçi de aynı vapurun yolcusudur. Ama ne yazık ki, bu yolculuk bazen beklenenden çok daha uzun sürüyor.

    Belediye, elbette çözüm üretmeye çalışıyor. Ek seferler, yaz saatleri düzenlemeleri, hatta kara ulaşımının daha iyi yönetilmesi gibi seçenekler masada. Ancak asıl mesele, denizin ortasında sıkışıp kalan insanların yaşadığı sıkışıklığı çözmek. Bu sıkıntı, kent kültürümüze de o kadar işlenmiş ki, İzmirliler bu manzaraya karşı artık biraz da hüzünle gülümsüyor.

    Birkaç yıl önce bir gece yarısı, vapur seferlerindeki aksaklıklar üzerine bir belediye yetkilisine sorulduğunda, “Seferleri artırmak için elimizden geleni yapıyoruz” demişti. Peki, bu çözüm ne derece etkili oldu? Hem tatilcilerin hem de işçilerin, işyerlerine veya tatil beldelerine zamanında yetişmeleri önemli. Kimse güne stresle başlamak istemez.

    Gevrekçi Hüseyin abi, bu durumu “güne limonla başlamak” olarak tanımlıyor. Her sabah Karşıyaka’nın çarşısında gevrek tezgahını açarken, iskelede bekleyenlerin suratlarındaki ifadeyi yorumluyor. “Bir de o vapura binince ferahlamak var,” diyor. Ama o ferahlık, kuyrukların sonunda bir ödül gibi görünse de, herkes için sabır sınırlarını zorluyor.

    Biz İzmirliler, denizi görmeden yapamayanlardanız. Ancak bu keyifli anıların giderek sabır testine dönüşmesi düşündürücü. İşte tam da burada sorulması gereken soru şu: İzmir’in denizle barışıp, vapurların yükünü hafifletmesi ne kadar sürecek? Yüzümüzdeki gülümsemeyi bir gün bu kuyruğun sonundaki vapur gemisi mi belirleyecek, yoksa içimizdeki deniz sevgisi mi?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    Karşıyaka İskelesi’nde hangi ulaşım sorunları yaşanıyor?

    Karşıyaka İskelesi’nde artan yolcu yoğunluğu ve yetersiz vapur seferleri ciddi ulaşım sorunlarına yol açıyor.

    İzmir Büyükşehir Belediyesi Karşıyaka İskelesi’ndeki yoğunluğa nasıl çözüm arıyor?

    Belediye, ek vapur seferleri, yaz saatleri düzenlemeleri ve kara ulaşımının iyileştirilmesi gibi çözümler üzerinde çalışıyor.

    Karşıyaka İskelesi’ndeki yolcu yoğunluğunun sebepleri nelerdir?

    Yolcu yoğunluğunun başlıca sebepleri artan nüfus, tatilciler ve işçilerin aynı anda iskeleyi kullanmasıdır.

    Gevrekçi Hüseyin abi Karşıyaka İskelesi’ndeki durumu nasıl yorumluyor?

    Gevrekçi Hüseyin abi, iskeledeki bekleyişi ‘güne limonla başlamak’ olarak tanımlıyor ve yolcuların yüzlerinde sabahın stresi olduğunu söylüyor.

    Karşıyaka İskelesi’ndeki ulaşım sorunu İzmir kültürünü nasıl etkiliyor?

    Bu ulaşım çilesi, İzmirlilerin günlük yaşamına ve kent kültürüne işlemiş; insanlar artık bu duruma biraz hüzünle gülümsüyor.

  • Çeşme’de Rüşvetle Kirlenen Kumsallar

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Çeşme’nin Ilıca Plajı’na doğru yürüyüşe çıkmıştım. Sabahın ilk saatleriydi; deniz sessiz, kumsallar boş, sadece martıların narin çığlıkları yankılanıyordu. Bir yandan esnaf dükkanlarını açıyor, plaj kafeleri kahvaltı servisi için hazırlanıyordu. İşte bu huzur dolu sabahın içine karışmış bir ses, bambaşka bir gerçekliğin kapısını araladı: “Duydun mu, belediyede rüşvet meselesi patlak vermiş.”

    Çeşme’de rüşvet iddiası, aslında birçok insan için şaşırtıcı değildi. Yıllardır turizmin kalbi sayılan bu yarımada, belediye koridorlarında dönen dolaplarla zaman zaman anılır. Geçmişte de benzer söylentilerle karşılaşmıştık, ancak bu sefer işin boyutu biraz daha farklı gibi. Görüntüler, olayın bir hayal ürünü olmadığını somut bir biçimde ortaya koyuyor.

    Buralarda turizm sezonu, altın değerindedir. Her yıl binlerce turistin akını, yerel esnaf ve turizm işletmelerinin en büyük geliri olur. Ancak bu yoğunluk, bazı fırsatçıların iştahını kabartıyor. Belediyede belirli pozisyonlarda olanlar, işin kolayını bulup cebe çalışan bazılarını rahatsız etmiyor. Üstelik bu işten sadece birkaç kişi değil, organizasyonun daha geniş bir kesimi çıkar sağlıyor gibi görünüyor.

    Rüşvet iddiasının ortaya çıkması elbette birçok soruyu beraberinde getiriyor. Bu işin sorumlusu kim? Kim hangi oranda bu işten yararlanıyor? Görüntüleri çeken mimar, belki de farkında olmadan daha derin bir bataklığın kapağını aralamış olabilir. Belediye yönetimi, bu durumu açıklığa kavuşturmak, kamu güvenini yeniden inşa etmek zorunda.

    Belediyelerde rüşvet iddiaları, kamu hizmetine gölge düşüren bir gerçek. Her seçim döneminde vaat edilen ‘temiz yönetim’ ilkelerinin bir hikaye mi yoksa gerçek bir söz mü olduğunu sorgulatıyor. İster istemez, ‘yaşananlar buzdağının görünen kısmıysa?’ diye düşünmekten alıkoyamıyor insanı.

    Gevrekçi Hakan abi, sabah saatlerinde hem gevreği satıyor hem de yanındaki müşterilerle olan biteni konuşuyordu. “Biz burada ekmek derdindeyiz ama bak gör, onlar cebi doldurma peşinde.” dediğinde, plajdaki huzurun üzerindeki kara bulutları hissettim. Yılların esnafı o, Çeşme’nin tüm yükseliş ve düşüşlerine tanıklık etmiş bir isim.

    Bu tür olayların üzerine gitmek, sorumluları ve sistemdeki aksaklıkları bulmak gerek. Yetkililerin bu olay karşısında nasıl bir duruş sergileyeceği, gelecekte benzer durumların önlenmesi açısından önem taşıyor. Sorun sadece Çeşme’ye özgü değil; bu tür olaylar ülkenin pek çok bölgesinde görülmekte. Ancak bu sefer Çeşme’nin temiz kumsalları, belki de ilk kez bu kadar kirli bir olayla yıkanıyor.

    Turizmin getirdiği parıltı, bir yandan beyaz kumları altına çevirirken, ama aynı kumlara kara bir leke düşürüyor. Çeşme’nin, fotoğraflarda rengarenk görünen, ama gerçekte rüşvetle kirlenen kumsalları, bu iddialarla daha da grileşiyor. Yetkililerin, bu kirli lekenin temizlenmesi için harekete geçmesi artık bir zorunluluk. Yarın sabah yine Ilıca Plajı’na doğru yürüdüğümde, martıların sesine karışacak başka kirli hikâyelerin duyulmaması umuduyla…

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

    Frequently Asked Questions

    Çeşme’de belediyede rüşvet iddiaları nerede ortaya çıktı?

    Rüşvet iddiaları, Çeşme’nin Ilıca Plajı ve çevresinde belediyede yaşanan olaylarla gündeme geldi.

    Rüşvet iddialarını ortaya çıkaran kişi kimdir?

    Görüntüleri çeken kişinin bir mimar olduğu belirtiliyor.

    Çeşme’deki rüşvet iddiaları turizmi nasıl etkiliyor?

    Rüşvet iddiaları, turizmin kalbi olan kumsalların temizliğine gölge düşürüyor ve kamu güvenini sarsıyor.

    Belediyede rüşvetten kimler faydalanıyor?

    İddialara göre sadece birkaç kişi değil, organizasyonun daha geniş bir kesimi bu işten çıkar sağlıyor gibi görünüyor.

    Çeşme’de rüşvet iddialarına karşı yetkililerden ne bekleniyor?

    Yetkililerin, bu kirli lekenin temizlenmesi için harekete geçmesi artık bir zorunluluk olarak görülüyor.

  • Vapur Kuyruğu: Bekleyenler Sadece Yolcu mu?

    Vapur Kuyruğu: Bekleyenler Sadece Yolcu mu?

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Karşıyaka İskelesi’nde sabah trafiği her zamanki gibi. İnsanlar, sabahın erken saatinde Alsancak’a geçmek için kuyruğa girmiş, birbirinden habersiz yüzlerce çift ayakkabı ahşap zeminin üzerinde tıkırdıyor. Arka sıralardan bir çift, “Bu sefer de kırmızı vapura binemedik ya, ne zaman adım atarız acaba?” diyor. Onların bu sabrı, İzmirlilerin duyduğu sıkıntının kelimeye dökülmüş hali.

    İzmir’de sabah vapuru, sadece bir ulaşım aracı değil. Bu şehirde yaşamanın bir parçası. Şu sıralar ise, Karşıyaka-Alsancak arasında diğerlerinden daha kalabalık. İddialara göre, yolcu kapasitesinin yüzde 120’ye ulaşması, İzmirlilerin zaten alışık olduğu sıkıntıyı daha da derinleştirmiş durumda. İZDENİZ bu yoğunluğu hafifletmek için yeni sefer planları yapmayı düşünüyor ancak bu planların ne zaman ve nasıl hayata geçirileceği meçhul.

    Bu yoğunluk yeni bir durum değil aslında. Tarihinde denizle iç içe yaşamış bir şehir için vapurla seyahat etmek, İzmir’in en bilindik ve kültürel kodlarından biri. Vapur beklemek ise, İzmirlinin, belki de istemeden, ama mecburen bir parçası olduğu bir gelenek. Ancak son dönemlerde toplu ulaşımın aksaması ve gecikmeler, hem çalışanların hem de öğrencilerin günlük yaşamını olumsuz etkiliyor.

    Her sabah vapur sırasına giren genç bir öğrenci, “Akranlarım metroyla, otobüsle işe veya okula giderken, ben vapurla işe gitmek için saatlerce bekliyorum. Sabahları körfez manzarası güzel ama bu sıkışıklık can sıkıcı,” diyor. Yolcuların bu serzenişleri, yerel yönetimin neden bu konuda daha hızlı adımlar atmadığını sorgulatıyor. Zira herkesin derdine derman olacak bir çözüm, yıllar boyu dilde dolanıp durmuş ama iş uygulamaya gelince, bir türlü sonuç alınamamış.

    İZDENİZ’in masasında olan yeni sefer planları ne kadar umut verici, ya da kağıt üzerinde kalacak bir çözüm mü? Körfezdeki dizilimde vapur sıklığını arttırmak, belki de diğer ulaşım araçlarıyla daha entegre bir sistem kurmak, birçok İzmirli’nin hayatını kolaylaştırabilirdi. Ancak bu planlar daha önce de gündeme geldiğinde, çoğu kez lafta kaldı; çünkü uygulamaya konulması için gereken bütçe veya siyasi irade eksikti.

    Bu hengâmede sıradan İzmirli’nin hayatı nasıl etkileniyor? Taksici Mehmet abi, sabah saatlerinde vapurdan inen yolcuların sayısını tahmin ederken, “Körfezden gelen yolcu kalabalığı, taksiye rağbeti artırıyor,” diyor. Taksiciler için bu bir avantaj gibi görünse de, aslında kent trafiğini daha da zorlaştırıyor. Mehmet abinin dediği gibi, “Vapur çalışsa da, hepimiz birden yola çıkıyoruz.”

    Karşıyaka iskelesinde bekleyenler sadece yolcular değil. Bu bekleyiş, aslında herkesin sabrının test edildiği bir süreç. İnsanlar daha erken kalkarak, daha fazla zaman ayırarak bu yolculuğu göze alıyor ama çözüm hâlâ ufukta değil. Bekleyen sadece vapur değil, İzmirlilerin çözüm umudu da arafta kalmış durumda. Beklenen çözüm bir gün gelecek mi, yoksa İzmirlinin sabrı muallakta mı kalacak?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Sabahın Köründe Kuyruk

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Uykusu hâlâ gözkapaklarında, elindeki fincandan hafifçe duman tüten kahvesini yudumlarken Bostanlı İskelesi’ne doğru ağır adımlarla ilerliyordu Serap Hanım. Henüz saat sabahın altısını biraz geçiyordu ama sıra çoktan kuyruk olmuş, denize paralel uzanıyordu. Her gün aynı manzara, her sabah aynı telaş. Bir gün, bu kuyrukların sabahın dinginliğini bozmayacağına dair umudu vardı belki de.

    Vapur seferleri, İzmirli için kentin ritmini belirleyen bir metronom gibi. Her şey tam zamanında işlese de, Bostanlı iskelesinde sabah saatlerinde yıllardır değişmeyen bir manzara: Uzayıp giden kuyruklar. İZDENİZ’in sefer sıklığını artırdık demesi, o kuyrukta bekleyenler için bir umut ışığı olmaktan çıkmış artık. Çünkü her sabah aynı koşuşturma, aynı yerinde saymak. Sanki başka bir dünyada, başka bir tempoda.

    Bostanlı’yı Karşıyaka’ya bağlayan o vapurlar, İzmir’in geçmişinde hep önemli bir noktada durmuştu. 70’lerin sonundan bu yana, kentlinin yaşamına dingin bir romantizm katan vapurlar, şimdi kenti bir ucundan diğerine taşırken başka bir anlam kazandı. O kalabalık, vapurun nostaljik tınısını biraz olsun unutturuyor elbette. Eskiden vapurda çayını yudumlayarak gazetesini okuyan İzmirli, şimdilerde ise ayakta kalacak yer bulmanın derdinde.

    Sorun, sadece kalabalık seferler değil. İşe yetişmeye çalışanlar, öğrenciler, günlük koşturmaca içinde bir an evvel karşı kıyıya ulaşmayı umanlar. Herkesin ortak noktası, sabah saatlerinde zamana karşı verilen bu mücadele. Yetkililerin çözüm stratejileri ise, çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor gibi. Daha fazla sefer, daha fazla vapur — kulağa hoş gelen bu çözümler, Bostanlı İskelesi’nin önünde bekleyenler için pek bir şey ifade etmiyor. Herkes sıcak yaz günlerinin kavurucu sıcağında, gölgede biraz daha fazla beklemek zorunda kalıyor.

    Ortada bir çelişki var, hem de büyükçe: İzmir gibi denizle iç içe bir kentte, denizin sunduğu bu doğal otoyolu tam anlamıyla kullanamamak. Büyük bir potansiyele sahip olan vapur seferleri, modern bir ulaşım sistemine evrilmişken, bu yoğunluğun çözülememesi düşündürüyor. Yerel yönetimler, ulaşım politikalarına dair kararları günlük değil, uzun vadeli planlarla almak zorunda. Aynı şekilde, yolculardan da gelen tepkiler dinlenmeli, çözümler sadece kağıt üzerinde kalmamalı.

    Serap Hanım, elindeki kahve fincanını bitirip sıranın hareketlenmesini beklerken iç çekti. Yanındaki genç öğrenciler, bir yandan güneşin ilk ışıkları altında telefonlarıyla oynarken bir yandan da günün ilk dersine geç kalmama telaşındaydılar. Karşıyaka’nın emektar vapurlarından birine binebilmek için verdikleri mücadele, günün ilk sabah sporu gibiydi adeta onlar için.

    Ve işte, vapur nihayet yanaştı iskeleye. Serap Hanım ve yüzlerce İzmirli, bir sonraki durağına doğru yavaşça ilerledi. Ama akıllarda hep aynı soru: “Yarın sabah yine aynı kuyruğun başına mı döneceğiz?” İşte, sabahın erken saatlerindeki bu masum mücadele, İzmir’in sokaklarında yankılanan daha büyük bir hikâyenin küçük bir parçası.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Patatesin Ödemiş’te Gözyaşları: Toprak, Üretici ve Bekleyen Çözüm

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Çiftçi Bekir, sabahın erken saatlerinde çamurlu çizmelerini giyip tarlanın yolunu tuttuğunda, kafasında dönüp duran soruların ağırlığıyla yürüyordu. Birkaç saat sonra köy meydanında yapılacak toplantıda, kimin derdine ne kadar derman olunacağı belirsizdi.

    Ödemiş, patatesin memleketi. Burada toprak her zaman verimli, ama işler hiç bu kadar zor olmamıştı. Geçmişte, patatesin altın yıllarını yaşayan üreticiler, bugün artan maliyetler ve dalgalanan fiyatlar karşısında çaresiz. Tarım Bakanlığı’nın temsilcileriyle yapılan toplantıya katılan çiftçiler, çözüm ararken, geçmişte alınan kararların sonuçlarını da konuşuyordu. “Bu topraklar hep bereketliydi,” diyordu Bekir, ama sesinde geçmişin özlemi vardı.

    Eskiden, devletin alım garantileri vardı; üretici ürününü toprakta çürütmezdi. Fakat şimdi, maliyetin altında kalan fiyat politikaları, çiftçinin ekmeğini tehdit ediyor. Mazot, gübre ve sulama maliyetleri fırlamış durumda. Çiftçiler, ellerinde kalan patatesleri satmakta zorlanırken, aynı zamanda borçları nasıl ödeyeceklerini düşünüyorlar.

    Toplantı salonunda umutla bekleyen, ama bir yandan da endişeleri yüzlerinden okunan üreticilerin karşısında, Bakanlık yetkilileri çözüm önerileri sundu. Ancak öneriler, çiftçilerin beklediği somut ve hızlı çözümler yerine daha genel ve uzun vadeli planlar gibi göründü. Üreticiler, “Hangi uzun vade? Bugün karnımızı doyuracak çözüm istiyoruz,” derken seslerinde çaresizlik vardı.

    İroni şu ki, tarım politikalarını belirleyenler, şehirdeki klimalı ofislerinde otururken, toprağın ve çiftçinin gerçek dertlerinden ne kadar haberdar? Bu toplantıda da, beklentilerle gerçeklerin arasında bir uçurum olduğu açıkça belliydi. Çiftçiye “sabırlı olun” demek kolay, ama bu sözü duyan bir üretici için sabır, tarlasında su bulamayan bir bitki kadar susuz.

    O gün, toplantıdan çıkan Bekir ve arkadaşları, birbirlerine güç vermeye çalışarak evlerinin yolunu tuttular. “Elbet bir gün,” dedi Bekir, “bu dertlerin altından kalkacağız.” Ama yüzündeki çizgiler, yorgunluk ve umutsuzlukla derinleşmişti.

    Ödemiş’in patatesleri belki bir gün yeniden altın çağını görecek, ama bugün için çiftçinin derdi büyük. Tarım Bakanlığı’nın toplantıda söyledikleri umut ışığı olmaktan uzak. Bugün sadece patates değil; toprak, üretici ve bu döngüyü kıracak gerçek çözümler bekliyor.

    Bir sonraki buluşmada, umarım toprak kadar üreticinin de sesine kulak verilir. Gözler, bir sonraki toplantıya değil, bugünkü çözümlere çevrili. Ve biz, bu toprakların çocukları olarak sadece beklemekle yetinmek istemiyoruz.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Karşıyaka’nın İskeleden Değişim Yolculuğu

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Karşıyaka vapur iskelesinin önünde sabah serinliğinde ayaküstü bir çay içiyorum. Yan masada iki emekli, dünkü maçın kritiğini yaparken aralarından biri, “Yenilenen bir şeyler görmek iyi, ama vapura binmek artık eskisi kadar keyifli değil,” diyor. İnsanların zihinlerinde vapur yolculuğu bir nostalji; ama aynı zamanda bir gereklilik. İşte bu iki his arasında sıkışmış Karşıyaka vapur iskelesi.

    İzmir’de vapur, deniz ve ulaşım açısından vazgeçilmezdir. Tarihi boyunca İzmirlinin evden işe, işten eve ulaşımını sağladı. Geçmişte vapur iskeleleri, sadece ulaşım noktası değil, şehrin sosyal buluşma alanlarıydı. Şimdi ise modernleşme adı altında yenileniyor. Kağıt üzerinde her şey güzel görünüyor; yeni iskele, yeni olanaklar ve daha konforlu bir yolculuk. Fakat asıl mesele bu mu? Karşıyaka’da yaşayan biri için vapur iskelesi, bir zamanlar simgeydi; samimiyet ve basitliğin bir timsali. Şimdi ise betonarme bir yapı.

    Sorumluluk yerel yönetimde. Elbette çağdaş bir hizmet anlayışı gerektiğinde, yenilemeye gitmek kaçınılmaz oluyor. Ama bu yeniliklerin şehrin kalbini ne kadar yansıtıyor olduğu meçhul. İskelenin yenilenmesiyle kimler çıkar sağlıyor? Müteahhitler, bürokratlar ve belki de projeyi destekleyen bazı gruplar. Peki, sıradan bir Karşıyakalı, iskeleden aldığı hizmetin daha iyi olduğunu hissediyor mu? Onlar sadece daha düzgün bir kıyıya yürüyorlar; ama içlerinde bir yerlerde o eski ruhu arıyorlar.

    Bu yenilemenin en ironik noktası, vapura binmeden önce yaşanan karmaşa. Gevrekçi Hakan abi, “İskelenin önü hep kalabalık, ama kimse gevreğe dönüp bakmıyor artık,” diyor. Batının simgesi olan hızlıca alıp vapura binme alışkanlığı, yerini telefonla konuşan kalabalık bir gruba bıraktı. Herkesin ilgisi cam duvarlara, yeni dizayn tabelalara kaymış. Ama Hakan abi ve diğer esnaf için bu kalabalık, sadece yeknesak bir yığın; eski dostların sohbetini, yeni neslin aceleciliğine kurban etmiş bir grup.

    Son vapur seferiyle birlikte, iskeledeki hayat duruyor. Kalabalık dağılırken, geride kalanlar, yeniliğin getirdiği bu “modern” yalnızlıkta kayboluyor. Artık her şey, daha hızlı ve daha gergin. Belki de şu anki asıl sorun, yeniliğin getirdiği bu yabancılaşma. Modern iskelelerin, modern sorunları da ardında getirdiği aşikar. İzmirli için bu yenilik, tam olarak ne ifade ediyor? Belki de gerçek, eskiyi özleyen bakışlarda saklıdır.

    Yenilik her zaman güzel değildir. İzmirliler için vapur yolculuğu, sadece A’dan B’ye gitmek değil, bir yaşam tarzı. Gevrekçi Hakan abinin neşesi de, vapura binen genç kızın telaşı da bu yaşam tarzının tanıkları. Herkes için daha iyi bir iskele hizmeti sağlanabilir, ama asıl mesele bu kentte yaşayanların ruhunu unutmamaktır. Sadece binaları değil, insanları da yenilemek gerekmez mi? Yenilik, eski anıların üstüne inşa edilmedikçe, bir boşluk yaratmaktan öteye gidemiyor. Ve işte bu boşluk, belki de asıl sorun olarak kalmaya devam edecek.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun Sessiz Çığlığı: Efsane Batar mı?

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Sabahın erken saatlerinde Buca’nın eski bir kahvehanesine girdim. Köşede ufak bir masada oturan iki yaşlı adam sessizce çaylarını yudumluyordu. Konu, memleket meselelerinden çok, mahallenin efsane boyozcusunun içinde bulunduğu güçlüklerdi. “Bizim eski tatlar yok olursa,” dedi biri, “bu şehir de farklı olur.”

    Boyoz, İzmir için sadece bir sokak lezzeti değil, bir simge, bir kültürdür. Buğulu camlı vitrinlerin ardında, demli çayla yarenlik eden boyoz, nice İzmirlinin sabah ritüelinin ayrılmaz parçası olmuştur. Ancak son yıllarda memleketi sarsan ekonomik zorluklar ve pandemi, bu kültürel miras noktalarını da tehdit ediyor.

    Geçmişte bu topraklarda zorlu ekonomik koşullarda bile boyozcu dükkanları ayakta kalmayı başardı. Mahalleli, sabahları boyoz kuyruğunda beklerken dertlerini de paylaşırdı. Ancak şimdi, döviz kuru artışları, değişen tüketim alışkanlıkları ve pandemi sonrası azalan müşteri trafiği, küçük esnafı köşeye sıkıştırmış durumda.

    Bir dönem, kahvehanelerde sohbetler boyozcunun dükkan önünde buluşur, günlük meseleler burada tartışılırdı. Ama şimdi herkes akıllı telefonlarda kaybolmuş, geleneksel buluşma yerleri önemini yitiriyor gibi. Eski dostluklar, modern zamanların telaşı içinde eriyip giderken, boyozun sıcaklığı da bizimle birlikte soluyor.

    Buca’nın bu meşhur boyozcusu, ekonomik sıkıntılar nedeniyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Yerel yönetim, esnafı ayakta tutmak için ne yapabilir, diye düşünmeden edemiyor insan. Şehir planlaması, destek projeleri ya da başka çözümler ile bu kültürel değerler korunabilir mi?

    Gevrekçi Hakan abinin anlattığı gibi, “Her sabah şu sokakta yürürken, boyozun kokusu olmasa İzmir güne uyanır mı?” Sorun sadece bir işletmenin kapanması değil, bir kültürel mirasın kayboluşu. Bu sadece Buca’nın ya da İzmir’in değil, tüm Türkiye’nin meselesi.

    Boyozu kaybetmek, aslında kent belleğinden bir parçayı da kaybetmek demek. Küçük esnafa ve yerel lezzetlere sahip çıkmak, aslında kendi tarihimizi ve kültürümüzü de korumak anlamına geliyor. Bu şehir, küçük ama güçlü değerleriyle ayakta kalıyor.

    İzmir acaba bir gün bu lezzetini de kaybeder mi? Belki de çözümler, küçük adımlarda gizlidir. Ama biz gerçekten elimizden geleni yapıyor muyuz? Herkesin kendi cevabını bulması gereken, küçük ama derin bir soru bu.

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun İnce Hamuru ve Kalın Sorunlar

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Güneş henüz tam tepeye varmadan, Buca’nın dar sokaklarında mis gibi boyoz kokusu yükselmeye başlamıştı. Sabahın koşturmacasında bir simitçiye selam çakan bir yaşlı amca, ‘Buca’nın boyozu giderse ne yaparız bilmem’ diye kendi kendine söyleniyordu. İşte, boyozun ince hamurunda bu memleketin tarihi ve kimliği vardı, kaybolursa ne yazık ki sadece bir lezzet değil, bir kültür mirası da kaybolacak.

    Buca’nın efsanevi boyozcusu kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Evet, sadece bir pastahane değil, İzmir’in özünden bir parça bu. Pandemi öncesinde de zorluklar yaşamıştı; ekonominin dalgalı denizlerinde ayakta kalmak hiç de kolay değil. Ancak sosyal dayanışma ve yerel ekonominin desteklenmesi, her daim İzmirlinin gündeminde olmuştu. Şimdi ise bu dayanışma ruhunu yeniden canlandırmak gerekiyor.

    Kültürel değerlerimizin hızla yok olması, büyük ölçüde küreselleşmenin etkisiyle geleneksel işletmelerin ayakta kalamamasıyla ilgili. Geçmişte de benzer kaderi paylaşan birçok yerel işletme oldu. Kemeraltı’ndaki tarihe tanıklık eden dükkanların yerini ulusal ve uluslararası zincir mağazalar aldı. Her gelen ağacı köküyle söker, ancak İzmirli köklerini toprağa daha sıkı bağlar.

    İzmir’in sembollerinden boyoz, basit bir hamur işi değil, kentin geçmişine ışık tutan bir hazine. Bir yandan göçmenlerin sofralarında yer bulurken, diğer yandan İzmirlinin sabah kahvaltısında çayın yanında eksik olmaz. Boyozun bu kadar benimsenmesi, kentin çok kültürlü dokusunun bir yansıması. Ancak ekonomik baskılar karşısında direnmesi, sadece işletmecilerin değil, tüm İzmirlinin sorumluluğu.

    Sokak köşelerinde, eski usul pastanelerde, hani şu ucuza doyulacak yerlerde, bir köşe kapmış İzmirli vatandaşların gönlünde nasıl bir yeri var boyozun, hiç düşündünüz mü? Gevrekçi Hakan abi, ‘Ben çocukken de gelirdim bu pastahaneye. Annem elime birkaç kuruş sıkıştırırdı, boyoz almadan dönemezdim. Şimdi çocuklarımıza anlatacak bir hikaye daha kaybetmek istemem’ diyor. İşte bu, sadece bir boyoz meselesi değil, memleket meselesi.

    Tenekeci esnafından üniversiteli genç kıza, herkesin bir kez olsun uğradığı bu mekanlar, şehrin dinamik sosyal yapısının bir parçası. Eğer bir şeyler değişmezse, sadece bir tat değil, aynı zamanda Buca’nın, hatta tüm İzmir’in ruhu da eksilecek.

    Şimdi soruyorum: Bu akan zamana, bu değişen dünyaya karşı boyozun ince hamurunu nasıl koruyacağız? Esnafı nasıl destekleyeceğiz? Yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak için, sadece nostaljide takılı kalmamalı, elimizdeki değerlerin kıymetini bilmeliyiz. İzmirli, kalbinden çıkarıp gözlerin önüne koyar. Başka yere gitmez, burada kök salar. Hadi bakalım, bir boyoz eşliğinde düşünme zamanı: Yarın ne yapacağız ki, bu değerleri yarına taşıyalım?

    — Cengiz Akın · Köşe yazarı

  • Boyozun İzinde: Giden Bir Değerin Ardından

    Cengiz Akın’ın Köşesi — Eski Cumhuriyet muhabiri, 30 yıllık tanık. Politik tarafgirlik yok; sadece gözlem ve hikaye.

    Sabahın ilk ışıkları henüz gün yüzüne çıkmamışken, Buca’nın arka sokaklarından mis gibi boyoz kokusu yükseliyordu. Emektar bir boyozcu, elindeki tepsiyle dükkânının demir kapısını açtı ve bir umutla yeni güne başladı. Fakat ne var ki, o sabah boyozlar daha az sayıda pişmişti — içerideki endişe kokusunu bastırmaya yetmeyen sıcak hamurların yanında.

    Bu memleketin mutfağı, her zaman zenginliği kadar direnciyle de anılır. Buca’nın boyozcusu da tam bu direncin sembolüydü. İzmir’in meşhur lezzeti, belki de bir Yahudi mirası olarak bu topraklara taşınmıştı. Yıllar boyu, kemikleşmiş bir alışkanlıkla İzmirlilerin kahvaltı sofralarını süsledi. Ancak şimdi bu boyozcu, ekonomik zorluklarla boğuşuyor ve kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.

    Ekonomik sıkıntılar, pandemi sonrasında daha da ağır bir hale büründü. Kiraların süreki artışı, un fiyatlarındaki dalgalanmalar ve enerji maliyetleri… Küçük esnaf, dev bir dalga gibi üzerine gelen bu yüklerin altında eziliyor. Belki de bu yüzden, yılların emektarı boyozcu, bir sabah daha eksik tepsiyle karşılıyor müşterilerini.

    Buralarda esnaf olmak her zaman zordu. İzmir’in geçmişinde pek çok anı, sokak aralarındaki bu küçük dükkânlarda birikir. 1970’lerde, öğrenciler sabah derslerine yetişirken ellerinde boyoz kağıtlarıyla koştururdu. Şimdi o gençler, belki de torunlarına anlatacak hikâyeler bulamayacak. Çünkü efsane boyozcular büküldüğünde, kent de bir parçacığını kaybeder.

    Boyoz, sadece un, su ve yağdan ibaret değildir. İçinde yılların emeği, ustanın sevgisi ve İzmir’in ruhu vardır. Efsaneleşmiş bir boyozcunun kapanma riski, bir kültürel mirasın göz göre göre yitip gitmesi anlamına gelir.

    Gevrekçi Hakan Abi, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde işine koyulmuştu. Boyozcunun önünden geçerken, “Ne olacak bu işlerin sonu?” diye düşünmekten kendini alıkoyamadı. Bakışlarındaki tedirginlik, aslında bir mahallenin ortak duygusuydu.

    Yitip giden sadece bir boyozcu değil, bir kentin kültürel dokusunu oluşturan o küçük taşlar. Sözde büyük projeler, devasa yatırımlar konuşulurken, mikro düzeyde değerlerin unutulması ne acı. Her şeyin daha geniş bir perspektifte değerlendirildiği şu günlerde, bu tür küçük işletmeler ne yazık ki gözden kaçıyor.

    Bir sabah uyandığımızda, o tanıdık kokunun yerini koca bir boşluk aldığında ne yapacağız? Kapanan bir dükkân yalnızca ekonomik bir kayıp değildir. Sokağın sesi, kültürün nefesi ve insanların hatıraları da onunla birlikte silinir. İşte o zaman, kent bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

    — Cengiz Akın · İzmir Radar köşe yazarı

İhbar Hattı WhatsApp · 7/24
NRV Network: NYC Restaurant Voice NYC Business Pulse Made in NYC NYC Pulse News ElephantNY Gediz Medya
📝 Yazar arıyoruz
İlk-aşama pozisyon, kalıcı byline, revenue share
Kurucu Yazar Programı →
Bugünün Ege Sabahı·Hava · Dolar · Vapur · EtkinliklerAç →×
Ücretsiz Araçlar

İzmir Radar günlük araçları